İngiliz Dili ve Edebiyatı Kulübü Dergisi https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek <p><a href="https://dergi.ingilizedebiyati.net/uploads/announcements/jellc-no2-cfp.jpg" target="_blank" rel="noopener"><img src="/public/site/images/ercanca/jellc-no2-cfp-250px.jpg"></a></p> <p><strong>YAZI ÇAĞRISI</strong></p> <p align="justify">İngiliz Dili ve Edebiyatı Kulübü Dergisi (JELLC) Sivas Cumhuriyet Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Kulübü ile Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı ortaklığında yayım yapan bir elektronik dergidir. Birinci sayısını Ocak 2019’da yayımlayarak yayım hayatına başlamıştır. Derginin ikinci sayısı Mayıs 2019’da yayımlanacaktır.</p> <p align="justify">e-Dergimize tüm dil ve edebiyat ile ilgili bölüm öğrencileri ve mezunları yazı gönderebilir. Gönderilen yazılar <strong>ütopya / distopya teması</strong>yla ilgili dil, dilbilim, edebiyat, kültür, edebiyat tarihi, mitoloji, edebiyat felsefesi, edebiyat eleştirisi ile ilgili deneme, makale, hikaye, şiir, kitap yorumu, kitap tanıtımı, film yorumu, film tanıtımı, karikatür vb. konularda ve İngilizce, Almanca, Fransızca ve Türkçe dillerinde olabilir.</p> <p align="justify">Dergi yazıları <a href="https://dergi.ingilizedebiyati.net">https://dergi.ingilizedebiyati.net</a> internet sitesindeki <strong>Dergiye Yazı Gönder</strong> / <strong>Make a&nbsp; Submission</strong> bölümünden alınacaktır. Halihazırda üyeliği bulunan yazarlar giriş yapıp, üyeliği bulunmayan yazarlar sisteme üye olup ilgili alanları doldurarak yazı gönderebilir. Yazı son gönderim tarihi 28 Nisan 2019’dur.</p> <p><strong>ANA TEMA: ÜTOPYA / DİSTOPYA</strong></p> <p><a href="https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/announcement/view/3"><strong><u>Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.</u></strong></a></p> tr-TR <p style="text-align: justify;">Aşağıda başlığı verilen ve ekte tam metni sunulan makalemin&nbsp;<strong>İngiliz Dili ve Edebiyatı Kulübü Dergisi</strong>’nde yayımlanmasını istiyorum. Makalenin daha önce başka bir dergide yayımlanmadığını ya da yayımlanması için gönderilmediğini taahhüt ederim.</p> <p style="text-align: justify;">Ekteki yazımın&nbsp;yayımlanmasını kabul ettiğimi, herhangi bir eser/fikir hırsızlığı, intihal vb. durumlarda&nbsp;<strong>İngiliz Dili ve Edebiyatı Kulübü Dergisi</strong>’nin sorumlu olmadığını, her türlü yükümlülüğün bana ait olduğunu biliyorum. Saygılarımla gereğini arz ederim.</p> dergi@ingilizedebiyati.net (Journal of English Language and Literature (JELLC)) webadmin@ingilizedebiyati.net (Murat Ercan) Paz, 20 Oca 2019 00:00:00 +0000 OJS 3.1.1.1 http://blogs.law.harvard.edu/tech/rss 60 Jenerik https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/3 ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/3 Çrş, 16 Oca 2019 21:20:14 +0000 JOSE SARAMAGO VE KABİL ÜZERİNE https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/2 <p>Sadece nokta ve virgül kullanmasına rağmen ne demek istediğini oldukça açık bir dille anlatabilen Nobel Edebiyat ödülü sahibi Jose Saramago’nun Kabil isimli kitabı, Âdem ve Havva’nın cennetten kovulması olayıyla başlıyor.</p> <p><strong>Jose Saramago’nun ‘’Efendi’’ diye hitap ettiği Tanrı, Âdem ile Havva’yı yasak elmayı yedikten sonra, iyiliği ve kötülüğü Tanrı gibi bilip öğrenmelerinin üzerine cennetten kovar. </strong>Dünyanın ağacı, bitkisi ve yiyeceği olmayan, tek tük dikenlerin yetiştiği kurak bir köşesine gönderir. Cennete tekrar girememeleri için de kapısına elinde ateşten kılıcı olan Azrail’i bekçi olarak diker.</p> <p>Âdem ile Havva sürüldükleri uçsuz bucaksız dünyanın kuytu bir köşesinde, haftalarca aç susuz yaşam mücadelesi verirler. <strong>‘’Havva eteğini düzeltip üzerine hafif bir post alarak’’ cennetin kapısında bekçilik yapan Azrail’e, son derece işveli bir şekilde, aynı zamanda kendinden emin ve kararlı bir hal takınarak yiyecek istemeye gider…</strong></p> <p>Hikâye böyle başlıyor. Eski Ahit’i ve içindekileri bir tiyatro sahnesi misali canlandırarak, özellikle olaylardaki mantık hatalarını okuyucuya göstermeye çalışıyor.</p> <p>Lilith, Musa, İbrahim’in oğlunu kurban etmesi, Babil kulesinin yıkılması, Sodom ve Gomore şehirlerinin kükürt ve ateşle yok edilmesi, Yuşa ve Eriha şehrinin düşmesi, Eyüp’ün sınanmak için çektiği çileler ve Büyük Tufan’da geçen olaylarda, Tanrı’nın ihmali ve merhametsizliğini vurgulayıp iç içe geçtiğini düşündüğü Tanrı ve Şeytan kavramlarını sorguluyor Saramago.</p> <p>Diyaloglarda kimin konuşup kimin sustuğunu, virgülden sonra kullandığı büyük harfle başlayan kelimeden anlayabiliyorsunuz. Adaletsiz ve acımasız bir Tanrı’yı kabul etmek istemediği için bazı yerlerde ‘’Tanrılar’’ diyerek bizi tasarlayan Tanrı’dan daha öte bir Tanrı arayışına girdiği de oluyor<strong>. Kimi zaman kişi, nesne, uygulama gibi unsurların kendi tarih ve dönemlerine özgü bir şekilde anlatılmadığı, anokronik anlatımı seçmesi, mizahın yansıra acımasız bir küçümseyiş duygusu da veriyor.</strong></p> <p>Kitapta anlatılan her hikâyeye, zamanda yolculuk yapan, yazarın değimiyle ‘’Başka bir şimdiki zamana’’ giderek olayı görüp dâhil olan Kabil, Büyük Tufan’da Nuh’un gemisinin olduğu yere, çok büyük bir su kütlesi gelse bile geminin olduğu yerde yüzemeyip batacağını Efendi ile karşılıklı tartışıyor. Bunun Arşimet prensibine aykırı olduğunu Tanrı’ya kanıtladıktan sonra, Tanrı, tufan koptuğunda geminin meleklerle denize taşınmasına karar veriyor.</p> <p>Olayın Arşimet prensibine uymadığını kanıtlamaya çalışması okuyucuyu güldürmekle birlikte, alaycı ve acımasız bir dille Tanrı’nın da çok basit zafiyetleri olabileceğine vurgu yapıyor.</p> <p>Kitap, kardeşi Habil’i öldüren tarihin ilk katili Kabil’in ne kadar suçlu olduğunu irdeledikten sonra, aslında onun asıl kurban olduğunu anlatsa da bana göre Saramago’nun üzerinde durup düşündüğü konu <strong>‘’Kötülük problemidir.’’</strong></p> <p>Hâlâ yazarları, felsefecileri ve ilahiyatçıları meşgul eden, binlerce yıl önce yaşamış Epikür’ün kötülük problemi, David Hume tarafından şu şekilde sunulmuş:</p> <p><strong>&nbsp;-Tanrı kötülüğü önlemek istiyor da gücü mü yetmiyor?</strong></p> <p><strong>&nbsp;</strong><strong>-Öyle ise o güçsüzdür.</strong></p> <p><strong>&nbsp;</strong><strong>-Yoksa gücü yetiyor da önlemek mi istemiyor?</strong></p> <p><strong>&nbsp;</strong><strong>-Öyle ise o iyi niyetli değildir.</strong></p> <p><strong>&nbsp;</strong><strong>-Hem güçlü hem iyi niyetli ise bu kadar kötülük nasıl oldu da var oldu?’’</strong></p> <p>‘’Kabil’’ için ister büyülü gerçeklik tekniğiyle yazılmış, deyin ister felsefi bir yaklaşımla var oluşu sorgulayan bir kitap, deyin… Saramago’nun içinden çıkamadığı konu kötülük problemidir.</p> <p>Tanrı yarattığı dünyada ne kadar adildir? En önemlisi Saramago eğer Tanrı varsa niçin kötülüğü engellemiyor sorusuna yanıt arıyor. <strong>Çok fakir bir çocukluk geçiren, kış geldiği vakit yün yorganlarını rehin verecek kadar yoksul bir ailede büyüyen Saramago’nun isyanı, Tanrı’nın niçin insanın yanında olmadığı ve adil bir düzen kurmadığıyla ilgilidir. Ve bir başka isyanı da Tanrı’nın insanı bir sürü kusurla donatıp dünyada bu kusurlarıyla yaşamaya mecbur bıraktıktan sonra, neden hata yapmadan yaşamasını beklediğidir.</strong></p> Mine Bay ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/2 Çrş, 16 Oca 2019 00:00:00 +0000 KENDİNİ İFADE ETMEK https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/4 <p>İnsanoğlu yaratılışından itibaren içgüdüsel olarak gördükleri, düşündükleri, hissettiklerini anlatma ve kendini ifade etme isteği duymuştur. Bu ifade etme isteği tarih öncesinde mağaralara çevrede görülenlerin resmedilmesiyle başlamış iletişim içinde olmanın zorunluluğu ile şu anki dilimizi oluşturmuştur.</p> <p>Kimimiz dili çok iyi kullanıp kendini harika şekilde ifade edebiliyor, çevresindeki insanlara fikirlerini, memnuniyetlerini ya da şikâyetlerini dile getirebiliyor. Kimimiz ise dili iyi kullandığını zannederek çok şey dile getirip içi boş konuşabiliyor. Önemli olan çok konuşmak değil, kendimizi anlamlı ve içi dolu konuşarak karşı tarafa ifade etmektir. Kimimiz ise tam tersi şekilde dünyadaki, çevresindeki her şeye sessiz kalabiliyor. İçinde fırtınalar kopup, kafasında filler tepişirken bile tek kelime etmiyor. Edemez demiyorum; çünkü balık için yüzmek neyse insan için düşüncelerini dile getirmek aynı şeydir. İşte bu anda akıllara “yaşamak ve var olmak” ikilemi geliyor. Dünya üzerinde nefes alabilen her insan var olmak maddesini yerine getiriyor, kimsenin buna itirazı yok. Peki, kaçımız yaşıyor? Kendi özgürlüğümüzde, kendimiz okuyup yazarak oluşturduğumuz fikirlerle, birbirimize karşı saygı ve sevgiyle kaçımız yaşıyor?&nbsp; Tabii ki ailelerimizin bizlere aktardığı düşüncelerle, öğrettiği bilgilerle bu günlerimize gelebiliyoruz; ama kaçımız zamanla kendi benliğiyle ve düşünceleriyle birey olabiliyor? Kaçımız ailelerimizin doğru kararlarını sonuna kadar destekleyip yanlışlarını da eleştirerek kendi benliğini ortaya koyabiliyor?</p> <p>Etrafımız sürekli kitap okunmamasından, düzgün Türkçe konuşulmamasından şikâyetçi insanlarla dolu. Peki, bu insanların %80’i bu durumu düzeltmek için ne yapıyor? Gelecek için herkes bu kadar kaygılıyken şuanı yaşamayı unutuyor. İlerde kitap okuyacak kimse kalmayacak demek yerine çocuklarına, torunlarına kitaplara dokunmayı, kitap sayfalarını koklatmayı, kalemden kâğıttan korkmamayı aksine orada bambaşka bir hayal dünyası olduğunu öğretseler birkaç yıl içinde ne kadar çok şeyin değiştiğine kendileri bile inanamazlar. Asosyal bir dünyaya göz açan, sussun diye önüne tablet bilgisayar atılarak, kimseyle iki laf etmeden, akrabalarını bile tanımayarak büyütülen, hayatın sadece filmlerden ve oyunlardan ibaret olduğunu düşünen kendini ifade etmeyi öğrenemeden kocaman olan bir nesil. Kitap kokusunu içine çekse dünya için çok güzel şeyler yapabilecek küçücük, bilgiye aç beyinler…</p> <p>Çevresindeki olayların doğru mu yanlış mı olduğunu ayırt edemeyen gençlere hiçbir zaman hiçbir milletin ihtiyacı yok. Bizlerin, dilini kullanabilen, duygu düşüncelerini dile getirebilen, fikirlerini düşünüp tartabilen, hakkını savunabilen ve en önemlisi bunları yapabilecek özgürlüğü kendi içinde bulabilen bir nesle ihtiyacımız var. Bildiklerimizi, düşündüklerimizi kendimizde kilitli tutmak yerine en azından çevremizdekilere doğru şekilde dilimizi kullanarak hem kendi hem de başka insanların hayatlarını daha anlamlı kılabiliriz. Unutmayalım ki küçük bir kıvılcım büyük yangınlara sebep olabilir.</p> Melike Yürekli ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/4 Çrş, 16 Oca 2019 21:51:43 +0000 GÖKYÜZÜNDEN KÖKLERE YOLCULUK https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/5 <p>Yağmurlu, soğuk bir gündü ve iğde ağacı yalnızlığından yakınıyordu fakat arazideki tek ağaçtı. Boş arazide unutulmuştu adeta. Ne sulayanı vardı ne de altında dinlenip derdini anlatan biri. Uzaklarda gördüğü bir erik ağacına anlatıyordu derdini sessizce. Rüzgâra söylüyordu derdini, sevincini. Ve tek isteği yanında kalacak biriydi.</p> <p>Günler birbirini izlerken iğde ağacı yalnızlığıyla başa çıkmayı öğrenmeye başlıyordu. Artık kederlenmektense hayal kurmayı ve sahip olduklarıyla yetinmeyi tercih ediyordu ki bir gün ağaç, yine erik ağacının güzelliğini izlerken bu ıssız yerde bir kuşun dalına konmasıyla irkildi. Yıllardır o kadar hayal kurmuştu ki bu kuşun gelmesi de hayal gibiydi onun için. İşte bu yüzden ağzını açıp tek kelime edemedi. Belki de kuşun irkilip kaçmasından korktu. Kuşun dallarında yuva yapmaya başladığını görünce kuş ile konuşmaya karar verdi. Kuş görmüş geçirmiş bir kuştu ve ağacın konuşması ona hiç yabancı geçmedi, bilakis günlerdir konuşmamasıydı garip olan ona göre. Fakat bu garipseme onların yakınlaşmasını engellemedi. Ağaç o kadar uzun zamandır konuşmamıştı ki içini dökmek için yıllardır bu kuşu beklemişti adeta. Kuşa rüzgârdan, erik ağacından, hayallerinden, kuşlara ne kadar imrendiğinden bahsetti. Kuş ise onun hayallerini dinleyerek elindeki hiç önemsemediği şeylerin birilerinin hayali olduğunu gördü. Sordu ağaca hayallerini. Ağaç sıraladı; çevremi yukarıdan görmek ve ilerilere bakmak, uçmak, gökyüzüne ulaşmak, diğer ağaçların kokularını duymak, meyvelerini görmek... Kuş tüm bu hayalleri pür dikkat dinleyerek, gerçekleştirmeye kadar verdi. Uçtu, gezdi, hissetti her şeyi. Gelip anlatmaya başladı ağaçların meyvelerini, kokularını; gökyüzünün yükseklerindeki rüzgârı, bulutu. Her gün anlatmaya devam etti ağaca tüm bunları. O anlattıkça iğde ağacı daha da içine kapandı. Hayallerinin çalındığını hissetti köklerine kadar fakat sustu. İstisnasız her gün dinledi kuşu. Dalları her geçen gün aşağı doğru eğiliyordu ve artık, sadece hayal kurduğu günlerdeki kadar hızlı uzayamıyordu, hatta gün be gün gökyüzünden uzaklaştığını hissediyordu. Tek mutluluğu ve yaşamak için umut kaynağı hayran kaldığı erik ağacından bahsetmemiş olmasıydı. Kuş duymasın diye sustu ve umutla bir gün hemen yanında bir erik ağacının yetişmesini diledi kuş cıvıltıları arasındaki yok oluşuyla.</p> Elay Katan ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/5 Çrş, 16 Oca 2019 22:18:38 +0000 COLD HESITATION https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/7 <p>He had seen many of his fellow soldiers fell beside him. He hardy had any hair on his face. He was exhausted, could not keep holding his rifle in his right hand, he passed it to his left, gripping hard. He checked his sides and saw that they were clear.</p> <p>He grabbed his belt by the right hand and pulled up his pants. He was not able to fill his uniform for a few weeks then. He crouched endeavoring to cover his head by his right hand, went to his only remaining brother in arms his face on the ground, panting. "I guess there is just one left," muttered Faris vaguely checking his sides. Looking Faris in the eye he felt like something hit him in the stomach.</p> <p>"Did you see where he went?" panted Tariq. Faris raised his right index finger an inch or two and pointed to a place what seemed like a mass grave. “Over there, the very place they buried our soldiers after torturing them." Said Faris. Tariq remembered that his younger brother was also buried in that massive grave with other soldiers. He grabbed his rifle, now with his right hand "I can handle him. You look fatigue; I am not seeing another of my friends lose his life in my arms."</p> <p>He knew very well that his friend would try to talk him off so he sprinted into the graveyard without giving a chance to his friend to talk him off. He checked his sides for a few seconds there, and then he saw him. He was ready to fire his rifle, the other had his rifle ready too and Tariq vaguely saw the other soldier's index finger moving. Yet there was no gunshot so he thought he was mistaken. Tariq hesitated, did not take the shot but kept walking towards his enemy. Likewise, the enemy did not engage but let go of his rifle at once, once they were only twenty yards away from each other. Tariq recognized his enemy; his name was Emil. They knew each other for a long time; they grew up in the same neighborhood.</p> <p>"Get away from that rifle" bellowed Tariq, looking tense. Emil took a few steps away never breaking the eye contact and did not say anything. Every now and then, Tariq tried to pull the trigger but his finger did not seem to be following his orders anymore. Tariq frowned and briskly checked his corners. "I will not take one more life." He muttered to himself barely audible. Then took a breath still holding his rifle very tight he waited. He waited for the other to say something, one thing to save him from killing someone he once called "a friend". However, the longer he did not speak the more Tariq felt more and more apprehensive.</p> <p>Checking his back for the last time, he slowly walked towards Emil. Every step he took made his feet feel more and more clay cold. Then he aimed at a corpse which wore a similar uniform and whose blood has not yet coagulated. He closed his eyes took a deep breath and shot the corpse on the head which was then, unrecognizable. Then he took a deep breath, unable to lift his eyes from the ground, "Change clothes with him and run away from this village. Mind you, do not let anybody see you. Do not ever come back!" Growled Tariq, tightening his teeth afterwards. Emil, who seemed taken aback, immediately did what Tariq had said. Moreover, took off without saying anything.</p> <p>He could not hold his tears anymore and he felt as if something cold was dissolving in his stomach. He wiped his tears on his left sleeve and walked back to his fellow soldier. Now holding his rifle on his left hand loosely. Faris looked relieved, even thrilled if possible, to see his friend. After a few silent seconds past, Faris grabbed Tariq on the shoulder and said, "I heard the gunshot, the last one is now in slumber, is he not?" vaguely and not making an eye contact. Tariq who seemed very pale did not say anything for a couple of seconds and eventually "Yes, fast asleep." He muttered, his eyes fixed on the ground. They both remained silent for a couple of minutes and eventually they went to a safehouse nearby to report the news to their commander on the phone.</p> <p>After a few days, although the village was still almost completely deserted, Tariq went walked to his house armed with nothing but a pistol, wearing casual clothes. He did not see anybody on his way home yet he knew that his mother would be home waiting for him. "By now, at least a couple of people should have heard the news and returned to their homes." He thought. He did not feel well that day; he had a headache about which he did not care much. He kept his eyes on the ground on his way home feeling slightly apprehensive.</p> <p>He still felt like he was on the battlefield, he had to check his clothes every now and then in order to acknowledge that it was all over, at least in their village. By the time he came to the gate of house's garden he felt a little peaceful, at least for a couple of seconds, when he touched the gate with his left hand, it felt cold. He pushed the gate and went for the door. He knocked the door three times in a row but nobody seemed to be coming. Then he heard the creaky sound of the gate opening behind him. He did not look back; his eyes were still on the ground. Then he heard a loud noise behind him and felt like his headache became more painful, he closed his eyes and sank into cold darkness.</p> Aygün Can Cengiz ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/7 Prş, 17 Oca 2019 09:58:52 +0000 MY WORLD https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/8 <p>Think of a world in which there is no greed, no evil, and no war. Today I will tell you about the world I want to live. First, I would like to point out that I am clearly on my side. I am against bigotry, racism. I am in favor socialism, love, brotherhood and lightness. Not everyone has to love each other, but respect for each other can be added to citizenship rights.</p> <p>Think of a city that is no money trouble, no business-related, no home maintanence. There must be cities where everyone lives for each other and must be like villages. Everyone must be aware of the importance of natural feeding, clean air, and the factories are wiped out. The soil must breathe. It can show the miracles to the earth in the most natural way. Education is necessary before people can do it. We can teach them not by building stone buildings that we called as schools, but by showing all the trees in all nature, touching the rocks and planting a whole plant. In addition, people who love animal and nature become more conscientious, more respectful and more compassionate.</p> <p>If you ask about the management of my world, I would like a world, a life ruled by children. Because children's imaginary worlds are so wide that endless projects will emerge. At their simplest, they will produce water guns, not weapons. As a result, instead of that word of war is also a bad experience for humanity, and fear, violence, it will invite only as a water war game.</p> <p>Mankind will need to be grateful for seeing nature and a world like this. They will think that all these beauties has a creator and they will call divine power. Everyone will enjoy the peace without forcing each other. That is, consequently, I would like to say; my world is the world that we need.</p> Gamze Akgün ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/8 Prş, 17 Oca 2019 10:04:25 +0000 TUHAF VE SİNİR BOZUCU: VAVIEN https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/11 <p>Bir filmin "iyi" olup olmadığını değerlendirirken onu kişisel beğeni süzgecimizden geçiririz. Kişilerin zevklerini birbirinden ayırt eden bu süzgeçte birden çok madde de olabilir, bir tane de. Fakat genellikle rafine bir zevkin oluşmasındaki en büyük etken çok sayıda film izlemektir; böylece ortaya geniş bir kıyaslama yelpazesi çıkar. Bu yelpazeye sığdırdığımız filmler içinde diğerlerine göre daha üstün, kaliteli ve beklentiyi karşılayarak ortaya çıkan filmler bize daha özel ve önemli gelir. Tıpkı bir koleksiyoncu gibi diğerlerinin arasından sıyrılan bu filmleri derleyip toplayarak kişiselleştirir, beğeni rafımıza özenle yerleştiririz.</p> <p>Günümüzde Türk sineması her ne kadar bayağı filmlerle tanınıp özetleniyor olsa da içerisinde son derece titizlikle hazırlanmış, kaliteli filmler de mevcuttur. Tabii ki bu filmler hiçbir zaman diğer ucuz filmler kadar izleyici ve beğeni toplamaz; zira beğeni süzgecinde tek bir etmen bulunan insanlar, kaliteli izleyicilerden çok daha fazla sayıdadır. Yine de umutsuzluğa kapılmadan Türk sinemasına şans veren izleyiciler birçok kaliteli yapıt izleme şansı bulabilir. Bana göre, bu kaliteli filmlerden biri de 2009 yapımı Vavien filmidir.</p> <p>Vavien'i en kısa yoldan anlatmak gerekirse zekice ve gerçekçi denebilir; tabii ki o, bundan çok daha fazlası. Psikolojik olarak ince ince örülmüş karakterleri son derece hayatın içinden oluşturulduğu gibi oyuncular tarafından da başarılı bir şekilde canlandırılmış. Bunun dışında ilgimi çeken bir diğer unsur da filmin somut boyutu oldu: Vavien'in hikâyesiyle tamamen örtüşen bir doğallık ve kasvetle ekrana aktarılmış. Bir diğer önemli bir nokta ise Celal'in abisiyle beraber bir elektrik dükkânında çalışması; hatta vavien kelimesi de elektrik tesisatı terimi. Dikkatli izlendiğinde filmin başında ve sonunda yapılan küçük bir göndermeyle film adeta ortaya seriliyor, vavien sağ olsun.</p> <p>Ana karakter Celal, izleyicilerin pek de hoşlanmayacağı bir karakter. Çekirdek ailesiyle sıradan bir kasabada, sıradan bir hayat süren bu adam içinde bulunduğu koşullar ve hayattan son derece mutsuz; çektiği para sıkıntısı, sevmediği eşi ve oğlu bir yana bir de âşık olduğu kadından karşılık alamıyor. Durup düşünüldüğünde oldukça basit ve tanıdık bir hikâye, değil mi? Bu "zavallı" mutsuz adamın çehresinde hayatın sillesini yediğini gösteren o hüzün ise sadece bencilliğini ört bas eden bir maske aslında.</p> <p>Olaylar Celal'in Sevilay'ın kendisinden gizli para sakladığını keşfetmesiyle gelişiyor. Gerçek karakterini bundan sonra sergileyecek Celal ne kadar şeytani bir karakter ise Sevilay da o kadar saf bir karakter. Tek beklentisi Celal'den ilgi ve sevgi görmek olan Sevilay, depresif ve bağımlı bir kadın. Gösterdiği iyi niyet açıkça ya da dolaylı olarak her daim sömürülen Sevilay gerçek anlamda zavallı biri: Çünkü ona hak ettiği gibi davranan hiç kimsesi yok. O ise bütün dünyaya sevgi vermeye hazır, gerçeklere ve kötülüklere kör olmuşçasına masum. Bu tuhaf zıtlık, filmi izlerken rahatsız edici boyutlara ulaşabiliyor: Bir kötüye mi sinirlenir insan, yoksa bir aptala mı?</p> <p>Her karakter bizlerden izler taşıyor Vavien'de. Bastırdığımız ya da bastırmaya çalıştığımız egomuz, bunun diğer insanlara yansıması ya da direkt olarak bizi ve eylemlerimizi etkilemesi, aslında toplumda ne kadar "geçici" ve önemsiz bir varlık olduğumuz, aksine inanmak istesek de insanların hiçbir zaman değişmeyeceği, sadece değişmişçesine rol yapabileceği gibi gerçekleri apaçık gösteren Vavien oldukça başarılı işlenilmiş bir kara mizah filmidir. Filmde yer yer güldürüp eğlendirdiği gibi, her gün yüzleşmek zorunda kaldığımız gerçeklerle de burun buruna getiriyor.</p> <p>Vavien, film izlemeyi sevenlerden ziyade filmi izledikten sonra uzun uzun hakkında düşünen, olayları ve karakterleri analiz etmekten hoşlananlar için büyük bir nimet. Göründüğünden çok daha derin olan bu film ve karakterleri biraz aynaya bakmak gibi aslında: Komik, fakat rahatsız edici. Hak ettiği değeri bulamasa da Vavien kaliteli bir film izleme arayışındaki film severler için harika bir Türk filmi seçeneği.</p> Nilay Coşkundeniz ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/11 Prş, 17 Oca 2019 10:19:34 +0000 DOWNFALL https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/12 <p>Once upon a night, Karl Benson left the comfort of his estate to go look for it. There is a town, up in the northern regions of a country. Its name deserves no mention here for it will not be helpful to anyone.</p> <p>It was a cold September’s night when it began, or perhaps it was back. From your perspective, there is no real way of knowing, believe me though, there are times when one would regret knowledge and ignorance may truly turn out to be bliss. The town’s folk were asleep. Karl too was sleeping. I remember he had the most peculiar dream that night, of a strange stranded place with a barren, lifeless terrain and a fiddling, dilapidated shack in the middle of it. For most people, it would have looked like an awful, infernal place, I suppose, for him though, it somehow resembled some form of a rapture, but not the incorruptible rapture; I wish he were able to be more resilient to its attraction… Me on the other hand, I was different by then; I had no idea what was about to happen, and now I know too much, I know it all, there is no knowledge or information I lack. Yet even I am not completely impeccable; you will see why.</p> <p>Hypocrisy does not only occur in vile places or during hard times; it is as much part of the human life as sleeping or eating. A man who throws his unfinished cigarette out of his car and proceeds to clean the car’s dashboard is a hypocrite to both himself and to the planet, yet he feels no guilt. We take actions based on their future implications for our lives and if the implication is not positive, we try to avoid doing it, at least in most cases. I had no hatred for that driver when he did what he judged to be reasonable; he could not have cleaned his dashboard with a cigarette in his hand, could he? Neither could he have killed the poor lad without the gun under the dashboard.</p> <p>Too quick? Should I have waited? Were you not ready to hear that?</p> <p>I am afraid there is not really a method of telling something that happens so swiftly in a gentle way. Yet you want to know, do you not? You accept murder to be tragic, a deceitful inhuman act most of you would say; still, you seek details about it. Don’t bother to question your rationalization for it, there can’t be any solid reason for that. Perhaps there is if you are ...</p> Deniz Keleş ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/12 Prş, 17 Oca 2019 10:23:10 +0000 FEODRAS’IN TANRIÇASI https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/14 <p>Uzun süredir burada bulunuyorum. Feodras’ın kendine has müzesinde. Her ne kadar yapım aşamamdan itibaren düşüncelerim bu soğuk odanın dışına çıkıp her taşa – yontulmuş varlıklara- dokunuyor olsa da hep sabit bir noktaya baktığımdan dolayı bana benzer başka heykellerin olup olmadığını bilemiyorum. Bildiğim şeyler Feodras’ın günün belirli saatlerinde buraya gelip, bazen sadece bakıp bazen de eksik ya da fazla yerlerimi yontarken bana anlattıklarının ötesine geçemiyor. Gördüğüm tek canlı varlık da o; başının tam ortasında duran bir avuç beyaz saç ve saçlarının üç katı sakal. Boynunda asılı duran sapsız gözlüğü ile gelir yanıma hep. Bazen günlerce benim üzerimde uğraşır, bazense hiç uğramazdı. Sanıyorum ki belime kadar yapılmış bir heykelim. Çünkü pürüzlerin, olup olmadığını onaylamak için sadece iki adım geriye çekiliyor. İlk olarak gözlerimi oluşturduğu için böylesine derin bilebiliyorum her şeyi. Bugün bana bakmak için geri adımlarını atarken anladım ki; ben aşkla baktığı karısının nefes almayan, gülümsemeyen, duyguları olmaması gereken taş haliydim. Önceleri yaptığı esere tapıyor, övgülerle beni yüceltiyor sanırdım. Ve öylesine derin şeyler hissederdim ki ona karşı. Ah Feodras! Bana öylesine derin bakarken Aurora diye fısıldadığın an, dört bir yana saçılan ruhtan yapılma düşüncelerim oldukları yerde taşa dönüşüp toprakla kavuştular. “Aurora” demek. Donuk suratlı, geniş omuzlu, zarif boyunlu ve dolgun göğüslü Aurora!</p> <p>Bu odaya her gelişinde benimle konuşurdu Feodras. Bazen kafasının içindeki karışıklıkları anlatır; sosyal dönemin berbatlığından bana, Aurora’ya, ait karakterini yansıtan bir surat resmedemediğine hayıflanır, bazen de aklı onun gibi çalışıp başkaldırı başlatan gençlere destek verirken murcu ince boynuma tüy hafifliğinde kesik kesik dokundururdu. Ah, nasır tutmuş elleri yüzüme değdiği vakit sıcaklığını öyle çok hissetmek isterdim ki… Ama Aurora olduğum aklıma geldiğinde de bana hiç dokunmasın isterdim. Aslında bana en çok onu anlatırdı: güzelliğini, hamarat oluşunu, gülüşünün ömre bedel olduğunu. Daha sonra tamamlayamadığım eksik bir yan var deyip yarıda bırakırdı anlatmayı. Elini çenesine dayar uzun bir süre düşünür daha sonra ise şeker verilmiş çocuk gibi sevinir, bir hışımla odadan çıkar ve elinde elmas uçlu murç ile gelir “bak sana ne getirdim” diye elindekini sallayarak bana gösterirdi. Bir arkadaşından almış, akşama el yapımı şarap sözü ile geri götürecekmiş. Ara sıra bahsederdi bu arkadaşından; beraber yeni motifler tasarlar, birbirlerine sunarlarmış ama en ufak kötü eleştirilerinde göl kenarında yaktıkları ateşe atarlarmış. Bu yüzden tasarladıklarının hepsini Aurora’ya gösteremediği için arkadaşına bağıra bağıra küfürler sallar dururdu.</p> <p>Akşam olduğunda şarap sözünü tutmak için gittikten sonra iki gün uğramadı yanıma Feodras. Üçüncü günün şafak vaktinde yalpalayarak, leş bir koku ile içeri girip var gücü ile donuk olan, gülümsemeyen dudaklarıma hıncını çıkartırcasına vurmaya başladı. Öyle sert ve hızlı vuruyordu ki; sanki acıyı hissediyordum. Bir saat o acıya katlandıktan sonra her yerim mermer-revan içinde kalmıştı. Gözlerime de en sivri murçları ile dokunmuştu üstelik yuvasından fırlayacak gibiydiler; ağzım ise tüm şaşkınlığı ile açık bir hal almıştı. Namussuz kadın! diye bağırıp yüzüme tükürdü. Aurora’yı en yakın arkadaşının kollarında bulmuş, onu gördüğü zamanki surat ifadesini kondurmuştu benim yüzüme. Ben ne yaptım sana Feodras? Ben seni sevdim, hem de sen Aurora’yı severken. Keşke isimlerinizin anlamları kadar bir anlamım olsaydı senin için… Bir müddet yüzünü elleri ile kapatıp haykırarak ağladı. Odanın her yerinde sesi hacmi artarak yankılandı. Daha sonra kızarmış, nemlenmiş gözleri ile bakıp elini yanağıma koydu. Ve ben o zaman gerçekten gözyaşının sıcaklığını hissettim...</p> Aleyna Özden ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/14 Prş, 17 Oca 2019 10:46:21 +0000 RÜYALARIN YAPILDIĞI MADDELERDEN YAPILMAYIZ BİZ https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/16 <p>Evrende yer kaplayarak ve duyularla algılanabilir olarak var olmanın aksine insan “düşünerek” var olur. İnsan, materyalist açıdan var olduğu andan itibaren düşünerek de var oluşunu sürdürmüştür. Düşünme kontrol edilemez bir eylemdir. Durdurulamaz, engellenemez ve yaşam olduğu sürece devam edecektir.</p> <p>Doğadaki insan; gördüklerini, hissettiklerini, edindiği tecrübeleri, düşüncelerini, var oluşunu kalıcı hale getirme ihtiyacı hissetmiş ve bunu yine var oluşunun temeli, kendisine bahşedilmiş olan eşsiz düşünme yeteneği ile gerçekleştirebilmiştir. Zihnine görsel olarak kodladıklarının taklidini, hislerinin ve düşüncelerinin ise tasvirini yine düşünerek geliştirdiği çizgi yöntemi ile kalıcılaştırmıştır. Üzerine geliştirilmiş farklı teoriler olmasına karşın, genel geçerliliği olan yargı kabul edilirse, doğadaki sesleri taklit ederek dili geliştiren insan, yazının da temellerini bu şekilde atmıştır. İnsanın devam etmekte olan var oluş sürecinde dilin yanı sıra yazı da sürekli gelişmiş, gelişmeye de devam etmektedir. Dilin eseri olan sözlerin kalıcı olmayışı yazıya daha fazla önem yüklemiş ve var oluşun temel bir parçası haline getirmiştir. Yazı öylesine önemlidir ki, olmadığı var sayıldığında bilimin, buna bağlı olarak üretimin, gelişimin olmayacağı gerçeği ile karşılaşmaktayız. Akla gelen dâhiyane bir fikir, bulunan bir matematik formülü, fizik, kimya veya biyoloji alanında yapılmış bir deneyin sonucu, yeni bir şeyler ortaya çıkaran bir tarif yazılmadığı, söz olarak kaldığı sürece, aklında verileri saklama yeteneği kısıtlı olan insan için uçucu bilgiler olarak kalacak, defalarca yeniden keşfedilecek, üzerine geliştirmeler yapılamayacaktı. Örneğin; ampulü icat ediş sürecinde, Thomas Edison, yaptığı tüm denemeleri not etmeseydi, aynı hatayı birçok kez tekrarlayabilir ve asla başarıyla ulaşamamış olabilirdi. Bu yüzden insana üretici kimliğini kazandıran da yazma eylemidir. Martin Luther 95 Tez’ini yazmak yerine, sözlü olarak, düşünce yetisi baskılarla kısıtlanmış topluma sözlü olarak anlatmak isteseydi, "<em>Von der Freiheit des Christenmenschen</em>" adlı eserini yazmasaydı, kelime anlamı ile düşünecek olursak, toplum “Rönesans’ını” yaşaya-bilir miydi? Tüm bu akılcılığın yanı sıra insan, uçsuz bucaksız bir duygusal ve ruhsal derinliğe sahiptir. İçinde, dışarıya gösterdiğinin çok daha fazlasını barındırır insan. Dış dünyaya; kendisini “karakter” yapan ruh halini, düşüncelerini, hislerini, duygu değişimlerini ve tüm bunların gerektirdiği davranışları yansıtabilir insan, içindekiler tüm bunlara karşı farklılıklar taşıyorken… Yansıtamadığı, yansıtmak istemediği bu içsel duygu karmaşası giderek büyüme- ye başlar. Bu büyük bir sevinç de olabilir, herhangi bir neden ile içerisinde sakladığı, bir öfke de olabilir, umutsuzluğa kapıldığı bir durum, cevabını duymaktan korktuğu bir soru, dayanılmaz bir hal alan özlem duygusu, bilinçaltının her gece rüyalarında oynadığı bir oyun da olabilir veya artık yükünü kaldıramadığı bir aşkı başka kimse ile paylaşamamak fazlasıyla ağır gelmeye başlar. Yaşadığı ruh halinin derinlikleri içerisinde boğulmaya başladığında ise yine yazma koşar yardımına insanın. Okuyacak kimsenin olup olmadığı kaygısını taşımamalı, kâğıt ve kaleme dökmeli içini insan, sadık birer dostturlar veya <em>Genç Werther</em>’in yaptığı gibi, bir mektup arkadaşı yaratır kendisine, önemli olan kendi içinde boğulmadan, var oluşunu sür- dürebilmesidir.</p> <p>Biz insanlar yazarak değil, düşünebilme yetimiz ve ruhumuzla var oluruz ancak var oluşunu sürdürebilmemiz için sürekli “yazmak” gibi üretkenlikler göstermemiz gerekir. Yaşamımız, dolayısıyla var oluşumuz geçicidir. “<em>Mayamız, rüyaların hamurundan yoğrulmuş. O yalan ömrümüz, uyku ile başlayıp uyku ile biter…</em>” (<em>William Shakespeare</em>) İnsanlar olarak bu geçici var oluşumuzu ancak yazarak kalıcılaştırabiliriz.</p> Emre Öz ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/16 Prş, 17 Oca 2019 21:55:23 +0000 LUTHER’İN YARATTIĞI MİLLET OLMA BİLİNCİ https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/17 <p><em>Milliyetçilik, ulus olma bilinci</em> her ne kadar 19. Yüzyılda ortaya çıkmış bir kavram olsa da Alman toplumunun <em>ulusal bütünlüklerini oluşturma</em> hedefine ulaşma yolunda yeni bir adım olarak <em>ulusal bilinç oluşturma</em> fikrini benimsemiş olmaları, onları bu kavram üzerine daha önceki tarihlerde çalışmalar yapmaya itmiştir. Alman toplumu bu ulusal bilinci oluşturma yolunda iki temel mit üzerinde çalışmış ve önemli gelişmeler kaydetmişlerdir. “<em>Ortak Ata</em>” ve “<em>Ortak Dil</em>” mitleri.</p> <p>“<em>Ortak Ata</em>” miti üzerine yapılan çalışmaların, yorumların çoğunlukla tahminlere dayalı olması, bu yüzden de ortaya nesnel / genel-geçer bir yargı konulamaması sebebiyle bu mit sağlam temeller üzerine oturtulamamış ve&nbsp; “ulusal bilinç oluşturma” ideali için yetersiz kalmıştır. Cermen toplumlarının “Ortak Ata” paydasında birleştirilememesi Alman aydınlarını “Ortak Dil” miti üzerine çalışmaya yöneltti. Ortak dil miti üzerinden Alman milliyetçiliği kavramını en üst noktalara taşıyan isim, şüphesiz ki matbaanın icadının da büyük yardımı ile Martin Luther olmuştur. Erken yaşlarında başladığı Endüljans uygulaması üzerine sorgulamaları sonucunda "Endüljansın Kuvvetine Dair Tezler" başlıklı 95 maddeden oluşan metni 31 Ekim 1517 tarihinde yayımladı. Hızla yayılan bu tezler&nbsp; “Reform” hareketinin başlamasında etkili olmuştur. Luther’in;&nbsp; tanrı ile insan arasına başka herhangi bir kimsenin girmemesi, insanların tanrı ile doğrudan ilişki kurmaları ve “<em>herkesin kendi kendisinin rahibi olması gerektiği</em>” düşünceleri toplum nezdinde geniş yankı bulmuş ve benimsenmiştir. Kuşkusuz bunun en büyük nedeni, Luther’in “Ortak Dil” fikrine en büyük hizmetlerinden biri olan, halkın hemen her kesimi tarafından anlaşılabilir bir dil (tamamen sokak ağzı değil fakat daha yalın, saf bir dil) kullanmış oluşudur. Ayrıca Papa’yı Deccal olarak kabul eden Luther’in bu söyleminde ise: “<em>Roma İmparatoru’nun gücünü ele geçirecek ve onu kendi tımarlarına çevirecek iyi ün sahibi cesur bir halktı. Ve öyle de oldu. İmparatorluk İstanbul’da İmparatorun elinden çekilip alındı ve böylece unvanı biz Almanlara geçti. Bu eylemde Papanın kulları haline geldik ve şimdi Papa tarafından Almanların sırtından ikinci bir Roma İmparatorluğu kurulmuş oldu… Kendi kibirli ve zorbaca dürtülerini tatmin için iyi niyetimizi daima suiistimal ettiklerinden, adı biz aldık ama kırlarla kentler onların oldu ve “kendi istekleriyle kendilerinin kandırılmasına ve aldatılmasına izin veren salak Almanlar” diye bizimle alay ettiler… Ve bu yüzden işte şimdi bu haldeyiz, alışıldığı gibi daima kafasız davranmış olan zavallı Almanlar. Onların efendisi olduğumuzu sanırken zorbalarının en kurnazının kölesi olduk</em>”. (<em>Luther &amp; Beintker</em>, 1983: 34)&nbsp; açık bir şekilde Almanların Latin baskısı altında olduğu ve bunu bir şekilde bertaraf etmesi gerektiğini öğütlemektedir.</p> <p>Luther’in “Ortak Almanca” fikrine en büyük hizmetlerinden bir diğeri ise İncil’i tercüme etmesidir. İlk tercüme eden kişi olmasa da, (<em>yüksek Almancayla yazılmış ilk İncil 1466 yılında Straßburg'da basılmıştı.</em>) ilk kez, anlaşılır ve sade bir dil ile İncil’i tercüme etmesi onun "<em>Almanlara İncillerini kazandıran kişi</em>” olmasına sebep olmuştur. Ayrıca Luther’in anlaşılması zor yüksek Almanca yerine bu saf dili oluştururken halkın içerisine karışması, birçok kelimenin karşılığını halkın içerisinde araması, aynı zamanda bu dili, sanattan uzaklaştırmamak adına da retorik (belâgat) harmanlaması <em>ortak Almancanın</em> ve devamında da ulusal bilinç oluşturma fikirlerinin gelişim ve oluşumunda etkin rol oynamıştır. Ulusal bilincin oluşmasında ortak dilin çok büyük bir önemi olduğunu iyi kavramış olan Luther, rahatlıkla söyleyebiliriz ki, yaptığı tüm çalışmalar ile ortak Almancayı bu denli geniş ölçüde kullanabilen en yegâne isim olmuştur. Yalnızca yaşadığı dönemi aydınlatmakla kalmamış,&nbsp; kendisinden sonra gelecek olan sanatçılara da esin kaynağı olmuştur.</p> <p>Bu sanatçılardan birisi de Johann Wolfgang von Goethe’dir. Luther ile birçok paralel görüşe sahip olan ve kendisi de Protestan olan Goethe: “Luther’e ve reformasyona genel olarak ne borçlu olduğumuzu bilmiyoruz.”&nbsp; sözü ile Luther’e ve Luther’in gerek dil gerekse teolojik olarak yaptığı çalışmalara Alman toplumunun çok şey borçlu olduğunu savunmuştur. Ayrıca Goethe’nin;&nbsp; Luther'ın açık ifadesini,&nbsp; sağlam dilini ve hırçın kişiliğini takdir ettiği de bilinmektedir. Goethe’nin eserlerinde Luther’e ait görüşlerden açık, kesin ifadeler ve esinlenilmiş düşünceler de mevcuttur ve Goethe’nin Faust I eserinde, “Auerbach’ın Bodrumu” sahnesinde geçen “<em>Lutherstrophe</em>”de Martin Luther etkisi görmek mümkündür. Tüm bunlar bir araya geldiğinde Goethe’nin neden Almanya’nın “millet olma bilincini” Luther’e borçlu olduğunu savunduğunu açıklayabiliyoruz.</p> Emre Öz ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/17 Prş, 17 Oca 2019 21:58:51 +0000 ŞEVKET ÇORUH https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/19 <p>Bonjour chers lecteurs! Dans cet article, ce serait un honneur pour moi de parler du projet d’un acteur célèbre, Şevket Çoruh, qui pourrait être un exemple pour le monde entier, et en même temps de publier pour vous une critique simple. La raison de mentionner cet article de l'acteur Şevket Çoruh est qu'il dépense tout son argent qu'il gagne pour ouvrir un théâtre. A présent, si vous voulez que j'exprime mon amour pour cet acteur, je vais vous parler des choses merveilleuses qu'il a faites et ensuite de mes idées personnelles.</p> <p>Selon un rapport publié par un site d'information populaire, il a vendu 7 voitures classiques et 3 maisons qu'il avait pour commencer à créer une salle de théâtre et en plus, il a fait un prêt de 7 millions de livres turques. C'est absolument inestimable! Son amour pour le théâtre a contribué à faire ce sacrifice, sans crainte. Il a acheté la propriété d'un ancien cinéma à Kadiköy-Istanbul, et a fondé les bases de l'ouverture de cette salle de théâtre. Şevket Coruh, qui a transformé le cinéma ruineux (et aussi épave) en une salle de théâtre et l'a animée en 2 ans, a dépensé un total de 17 millions de livres turques pour le lieu appelé "Baba Sahne ". Mais, il a donné le nom de "Forteresse de la Liberté" à la scène. Voilà pourquoi il a expliqué cela dans une interview avec le journal *Bavul* : “C'est un château qui nous libérera. Il peut être un petit château, il ne peut pas avoir de très hauts murs, mais c'est toujours un château. Ce sont les gens qui vont consolider ce château, et c'est le devoir de ces gens.”</p> <p>Avec ces mots, il nous a rappelé que l'esprit partagé de l'humanité a été manqué, et parallèlement, il nous a rappelé qu'il y a des leçons à apprendre. Selon moi, “Baba Sahne” est un développement très précieux pour la Turquie, cependant, nous devons envisager la possibilité de ne pas atteindre la cible exacte du projet. Parce que les gens veulent se débarrasser d'un monde d'art pur et s'impliquer <strong>dans la 3. Guerre Mondiale Des Médias Sociaux</strong>. Le cinéma et le théâtre sont devenus des armes pour nous montrer. Et malheureusement, il semble qu'il n'y aura pas d'accord de cessez-le-feu dans cette guerre jusqu'à un certain temps. Par exemple, en regardant (!) des films maintenant dans les cinémas, c’est un fait inévitable que nous les ayons enregistrés au téléphone et que les ayons diffusés aux gens avec des émissions en direct. Nous payons seulement pour le spectacle, nous allons au cinéma, nous le partageons dans nos comptes de médias sociaux, et mission accomplie! Nous sommes maintenant des individus cultivés! En fait, nous pouvons avoir des idées libres en combinant ces publications sur ce qui se passe dans les films, pas sur le cinéma, mais ce n'est pas ce dont nous parlons.</p> <p>D’autre part, bien que le nombre de personnes qui se rendent au théâtre ait diminué, les types de personnes que j'ai mentionnés ci-dessus qui se rendent dans les cinémas reviennent dans ces lieux. Mais cela ne devrait pas signifier que le reste des vrais amateurs d'art se cacheraient dans <strong>leurs maisons</strong>.&nbsp; Je pense qu'ils ne devraient pas faire ça quand il y a un art et que tout est important, qu’il y a <strong>un travail vivant</strong>.</p> <p>Finalement, bien que Baba Sahne, qui est ouverte par Şevket Çoruh, soit un grand pas, nous devons prendre cette mesure et quitter nos maisons, et avant que notre Terre se soit installée, c'est-à-dire que nous puissions nous voir, rencontrons au milieu du point A et du point B. Après tout, <strong>les amants se rencontrent au milieu, mais comment pouvons-nous courir après être devenus aveugles?</strong></p> Aral Dilek ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/19 Prş, 17 Oca 2019 22:07:19 +0000 VINCENT’İN YILDIZLARI https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/21 <p>Kaç kez gece vakti gökyüzüne baktınız? Baktığınızda neler gördünüz? Karanlık? Minik parlak yıldızlar? Peki, ne hissettiniz? Huzur? Özlem? Korku? Bundan 129 yıl önce bir gece, Vincent da aynı gökyüzüne baktı. Gördükleri bizim gördüklerimizden farklıydı. Bizim karanlığımız onun gözlerinde mavi ve sarıyla yer değiştirdi, bizim ufak parıldayan yıldızlarımızı o devasa ışık topları olarak gördü. Ve bu gördüklerini tüm yalnızlığı, endişeleri ve karmakarışık duygularıyla aktardı o meşhur resmine. Evet, hepimiz görsek tanırız Yıldızlı Gece’yi, peki o muhteşem eserin ardında yaşananları, bu şaheserin oluşturucusu olan o yetenekli ressamın dünyasını tanımak ister misiniz?</p> <p>Ilık rüzgarların estiği güzel bir gecede, sonsuzmuş gibi gelen gökyüzüne dikmiştim gözlerimi ben de. Birden aklıma düştü Yıldızlı Gece ve içimdeki onlarca his yerini bir anda merak ve heyecana bıraktı. Düşündüm. Resim hakkında bir şey bilmiyor olmam yetmezmiş gibi Van Gogh hakkında da bildiğim tek şeyin o meşhur kesik kulağı olduğunu fark ettim.Ve tanımak istedim onu. Geçtim bilgisayarın başına. Başta niyetim, hakkında bir şeyler okumaktı ama sonra vazgeçtim. Çünkü bildiğim bir film vardı onu anlatan:Van Gogh: Painted with Words. Hele bir de Vincent’a o çok sevdiğim Benedict Cumberbatch’in hayat verdiğini hatırlayınca kararım kesinleşti. Film, damakta belgesel tadı bırakıyordu ve filmin sonunda da özellikle belirtildiği gibi oyuncuların söylediği her bir replik Vincent’ın mektuplarından alıntıydı. Bu hem sanatsal yönünü güçlendiriyor hem de gerçekliğine olan inancınızı arttırıyordu. Pür dikkat ve müthiş bir zevkle izledim filmi ve o 80 dakikanın nasıl geçtiğini anlayamadım bile.</p> <p>Vincent Willem van Gogh. 30 Mart 1853’te Hollanda’da doğdu. Ailesinin ilk çocuğuydu. 1868 yılında eğitimini yarıda bıraktı ve ailesinin yanına döndü. Hayatının bu dönemini, o meşhur mektuplarının birinde <em>kasvetli, soğuk ve kısır</em> kelimeleriyle tasvir etmişti.</p> <p>16 yaşında, amcasının el atmasıyla, bir sanat simsarlığı firmasında, Goupil’in firmasında çalışmaya başladı. Firma onu önce Brüksel’e sonra da İngiltere’ye yolladı.</p> <p>...</p> Büşra Bulut ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/21 Prş, 17 Oca 2019 22:21:05 +0000 GENDER ROLES AND CLASS DISCRIMINATION IN JANE AUSTEN’S PRIDE AND PREJUDICE https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/22 <p>Gender issues and class discrimination have always been one of the most general subjects of literature that is very common throughout the history. However its name changes over the centuries such as Feudalism seen before the Renaissance and aristocracy. Even today, class discrimination can be observed and people compare the incomes of others. As a result of this issue, another problem which is gender roles happens. On the contrary to traditional beliefs which are based on the idea that women should rise children and serve to their husband, women gain a new statue with an idea which emerges in recent years. Thus, women increase their family statue by marrying a wealthy man. English idea of family and place of female are converted, and British culture concentrates on gathering wealth within the family in the late 18th century. (Sheehan 1) Although it is considered as a love story, social issues such as class discrimination and gender roles have been reflected through the novel. This essay will discuss gender roles and class discrimination in Pride and Prejudice.</p> <p>The novel reflects period’s wealthy men and middle class women’s attitudes to marriage. During the late of 18th century, it is believed that women should be married at early age. Because unmarried women are threatened as second class citizens who could not have own property. As they are deprived of wealthy and power, women are dependent on men. Therefore marriage is accepted as a kind of escape for middle class girls. Similarly, main concern of woman characters in the novel is reflected as social statues. For instance, Charlotte who does not come from wealthy family accepts Collins propose like woman of her time by choosing most suitable candidate to marry. As she does not have any security or source of money, this marriage is a way to secure her life. In this respect, the author shows that wealthy life conditions are required for a permanent marriage. As Urgan mentions ‘’Although Elizabeth criticizes Charlotte’s marriage with Collins to escape from poverty, Elizabeth demonstrates her aspect to marriage by saying that ‘it was wrong to marry one for money, but it was silly to marry without it.’ ‘’ (893) While this kind of marriages are an obligation for poor ones, there is another option for wealthy women.</p> <p>...</p> Öykü Akşit ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/22 Prş, 17 Oca 2019 22:29:18 +0000 GOTİK MİMARİ’NİN EN BİLİNENİ “NOTRE-DAME KATEDRALİ” https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/23 <p>Notre Dame Katedrali (Fransızca’da Cathédrale Notre Dame de Paris) hem Fransız gotik mimarisin de hem de dünya gotik mimarisinde önemli bir yer oluşturmaktadır. Bu katedral Paris’te bulunan Seine nehrinin ortasında <em>Ile de la Cite</em> isimli küçük bir adanın içinde yer alır. Bu muazzam mimariye sahip yapıyı çoğumuz Victor Hugo’nun önemli bir eseri olan Notre Dame’ın Kamburu eserinden biliriz. Aslında, bu eser de tür olarak gotik kurguyu yansıtmaktadır, bu yüzden Victor Hugo’nun güzel bir eşleşme yaptığını dile getirebilir ve katedralin tanınmasında fazlaca rol oynadığını söyleyebiliriz. Notre Dame Katedrali’nin mimarı Maurice De Sully&nbsp; 1163’te inşayı başlatır ve inşa tamı tamına iki yüzyıl sürer. Gotik mimari, ilkel mimari sorunlarını aşıp havadar, hoş ve daha ferah yapıların inşa edilmesini hedeflemiştir. Notre Dame Katedrali bu özellikleri fazlasıyla yerine getirmekte olan gotik mimarinin önemli bir yapı taşıdır. Benzer bir Roma mimari özelliği olarak yapı 3 farklı parçadan meydana gelir. Yapının en çok dikkat çeken şeyi bol detaylı, fazla ustalık işi içeren 10 metrelik kapılarıdır. Yapının toplam 3 kapısı vardır, 3’üde farklı anlamlar ve tasvirler taşır. Bu anlam ve tasvirler Azize Anne’yi,Kıyamet Günü’nü,Kutsal Bakire olarak bildiğimiz Meryem Ana’yı tasvir eder. Yani, katedralin Hristiyan dininde de oldukça önemli yer taşıdığını görebiliyoruz. Kapıların üzerlerinde ise İsrail’in 24 kralının heykelleri bulunmaktadır fakat Fransız Devrimi sırasında devrimciler bu heykellerin Fransız krallarının heykelleri olduğunu düşünmesiyle her birine ayrı ayrı hasar vermiştir daha sonradan bu heykeller Vilet De Luc tarafından tekrar yapılmıştır. Hatta Fransız Devrimi sırasında yapının adı “Aklın Tapınağı” olarak değiştirilmiş ve bir süre boyunca şarap mahzeni olarak kullanılmıştır. Napolyon’un Fransa imparatoru olması ile yapı tekrar bir ibadethaneye dönüştürülmüştür. Yapının dikkat çeken bir başka noktası ise her biri 70 metre olan ve eşsiz bir Paris manzarası sunan kuleleridir .Katedralde dikkat çeken başka unsur ise “Emmanuel” adlı 13 ton ağırlığındaki çanıdır.&nbsp; Ayrıca yapının hazine kısmı oldukça değerli şeyler içermektedir; antik el yazmaları, kutsal emanetler, dini kıyafetler ve en önemlisi de Hz. İsa’nın Çarmıhı’ndan tahta bir parça, çivi ve dikenli telidir. Notre Dame Katedrali Orta Çağ’dan günümüze kalmış değeri eksilmeyen önemli bir mimari bir eserdir. Ayrıca her ayın ilk pazarı ücretsiz olan bu yapıyı bir Pazar ayini sırasında ziyaret etmeniz katedralin ruhunu ve Hristiyan dini açısından olan önemini daha iyi anlamınızı sağlayacaktır.</p> Derya Bubekoğlu ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/23 Prş, 17 Oca 2019 22:37:54 +0000 DENEME https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/25 <p>Hep farklı olduğunuzu hissetiniz mi? Üstün zekânın, gelişmiş bir bilincin dolayısıyla normalin üstünde bir anlayış ve kavrayışın aynı zamanda Tanrı’dan gelen bir lütuf ve dünyanın en büyük laneti olabileceği hiç aklınıza geldi mi? On sekiz yaşında genç bir kadının kalemiyle hayat bulan bu düşünce oldukça değerli bir esere kaynak olmuş, yazarın zihninin en karanlık köşelerinden çıkıp her okuyuşumuzda bizim zihnimizde hayat bulmuştur. Frankenstein defalarca incelenip her seferinde farklı bir açıdan yaklaşabileceğiniz bir eser olmasının en büyük sebebinin “yeraltından yazılmış notlar” olmasıdır diye düşünüyorum.&nbsp; Ayrıca, oldukça iddialı ve boyumdan büyük bir laf ederek, bir ağıt olduğunu da iddia ediyorum. Evet, bu iki yüz yıl öncesinden hatta çok daha eskilerden Aristoteles’ten, Dostoyevski’den ve nice entelektüel insanın paylaşmaktan hem çekinip hem de kendini alamadığı yazılmış en acıklı ağıttır. Bu ağıt bireysel olarak aydının ayrıca daha geniş kapsamda insanlığın ortak mirası, aslında anlama gücü yüzünden çeşitli zorluklar yaşayan ancak bu acı olmadan üretemeyecek kaotik insanların üzerinde huzurla uyuyabileceği çivili bir yataktır. Şimdi kendinizi yazarın ve Frankenstein’in canavarının yerine koymanızı istiyorum. Tanıdığınız, suni bir sevgi beslediğiniz insanların neredeyse hepsinin sizden önce yaşamış olduğunu düşünün, çevrenizdeki insanlara -ne kadar zor olsa da- olabildiğince sevgi göstermeye, anlamaya çalışmanıza rağmen her seferinde reddedildiğinizi. Suratınıza “ucube” diye haykırıldığını düşünün. İnsan anlamadığından, kavrayamadığından korkar denir, çok da doğrudur bana kalırsa. Kendi türünüzün sizi reddettiğini, küçük ve dar dünyalarıyla sizi küçümsediğini düşünün. Böyle bir hayatla ne yapılabilir? Sizin gibi olan diğer “canavarlara” bir eser bırakmaktan başka çare kalmaz, sizi anlayabilecek insanlardan esinlenir; geleceğe siz de “onlardan” biri olduğunuzu anlatacak bir yapıt bırakırsınız. Ağıt dememin sebebi de tam olarak budur. İnsanoğlu hayat bulduğu ve eşit olmadığını, farklı olduğunu anladığı an, yazarın tüm gücüyle kalemi sıkıca tutup Frankenstein’i yazmaya başladığı an, Leonardo’nun çizmeye başladığı an “ucubeler, canavarlar, istenmeyenler” birbiriyle iletişime geçmeye başlamıştır. Şimdi hayretle “ne kadar da eminsin kendinden” diye tepki vereceksiniz. Evet, öyleyim. Aşağılanmak, anlaşılmamak, çevrende bulunan kimseye yakınlık hissetmemek, odana dönmek için sabırsızlanmak, dış dünyada seni kovalamak, cadı avına çıkmak, alay etmek için bekleyen sağlıklı* insanlardan nefret etmek, hem kendinizi hem onları küçümsemek yıllar içinde sizde de benzer duygular uyandırırdı sanırım. O yüzden kitabı ilk elime aldığımdan beri zihnimde yeri ilk günkü kadar taze ve çarpıcı şekilde duruyor. Peki, bunca yazıyı niye yazdın, nereye varmak istiyorsun? Sevgili okur kendini hazırla çünkü sana bu ağıtın en saf halini, tüm çıplaklığı, belki de iğrençliyle göz önüne sereceğim.</p> <p>“Frankenstein or Modern Prometheus” tanrıya bir sitem, Tanrı’ya duyulan nefret ve minnettarlığı, topluma ve insana aydınların acımasını ve özenmesini; kısaca ikilikleri bir arada barındırıyor. Şimdi tüm önyargılarınızı bırakarak Frankenstein’in yerini Tanrı ile değiştirin. Kitapta sarf edilmiş tüm sözlerin “Shelly’nin” Tanrı’ya sarf etmiş olduğunu düşünün. Ürperdiniz değil mi? İlk paragrafta bahsettiğim gibi insanlarla problem yaşayan aydınların, küçük ve zihinsel açıdan ayrıcalıklı zümrenin, ellerinde olmayan sebeplerle insanlara bağırıp çağırmasının, içini dökmesinin hiçbir anlamı yoktur. Bunun yerine “Marry” tüm düşüncelerini Tanrı’ya saklamıştır. Entelektüel, arayışta olan canavarın elektrik gücüyle hayat bulması oldukça manidardır. Bir aydının dünyaya ilk defa gözünü açtığı zaman ve ömrünün sonuna kadar hissettikleri canavarın ağzından anlatmıştır. Hatta çok ileri giderek Tanrı aramızda olsaydı ve Marry benzer bir konumda yaratıcısı ile tanışma fırsatına erişseydi-kitaptaki gibi- yaratıcıyı kovalayabildiği yere kadar kovalardı. Aynı sitemleri o alışılmadık dizeleri yaratıcısının yüzüne haykırırdı. Belki de yazar bundan daha kolay ve daha etkili bir yol bulmuştur: “kitap yazmak gibi”. Eklemek istediğim bir başka konu da eğer benim yaklaştığım açıdan yaklaşırsanız Tanrı’nın simgelenmesi ve karakteristik özellikleridir. Belki yaratıcı meraklı bir bilim insanı, üretmekten vazgeçemeyen bir sanatçı, canı sıkılan bir aydındır. Başına neler açacağını bilmeden, elindeki tüm gücüyle bizi yaratan ve yarattıktan sonra korkan, sevilebilecek bir yanımızı göremeyip kaçıp giden Dr. Frankenstein’dir. Tüm önyargılarınızı halının altına süpürmenizi söylemiştim değil mi? Sevgili okur belki böyle olmasını istediğimden belki de gerçeğin kendisinin bahsettiklerim olmasından dolayı bu denemeyi kaleme aldım. Oldukça fazla konuştuğumun, daldan dala atladığımın farkındayım ama iyi bir deneme de böyle olmalı. ’Yine tumturaklı sözler’ diye sözümü keseceksin. Belki de öyledir. Son satırlarımla yazıma son noktayı koymadan önce şunu da belirtmek isterim: ‘Ya kitapta iki canavar varsa? Normal görünümlü, insan biçiminde, canavarın yaşadığı sorunların birebir aynısını yaşayan Dr. Frankenstein ve onun yarattığı canavar biçimindeki, fiziksel sebeplerden canavar olarak algılanması daha kolay olan “canavar”.’</p> <p>* Sağlıklı insanı standart insan olarak kabul ediyorum.</p> Mert Aydın ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/25 Prş, 17 Oca 2019 22:47:36 +0000 13TH CENTURY RELIGION AND SOCIETY IN THE FORTY RULES OF LOVE BY ELIF SHAFAK https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/26 <p><em>The Forty Rules of Love </em>which was written by a Turkish writer Elif Shafak in 2009 recounts the story about the relation between Mevlana Celaddiin-i Rumi and his tutor Shams of Tabriz in general. It is an international bestseller and one of Elif Shafak’s masterpieces. The book is written in the form of first person narrative and with an episodic technique. The point of view of the different characters creates an atmosphere of different ideas about the religion of Islam and how it is understood in the 13th century. The story begins in 2008 with a character named Ella who is working at a book publishing company and her job is to read and check the books in order to tell if the book is qualified to be published or not. One day she receives a letter from someone who is identified himself as A. Z. Zahara. He says he wants to publish his book but he could not trust anyone about his writing because his writing involves a philosophy which could be understood badly or differently if its originality was changed. She accepts the job and starts to read the book as A. Z. Zahara e-mails her the writing part by part in time. As she receives e-mails, we find ourselves reading the book with her and thus the real story begins. This “book inside the book” technique shows that the story based on real events could involve some fictional or even sensible events to some readers and thus protects the author, Elif Shafak from direct satires. This presentation will be about the religious society which is recounted in the “book inside the book” from different points of view and about the wrongs of the religious people who believe in their rights.</p> <p>...</p> Göker Serden Armutoğlu ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/26 Prş, 17 Oca 2019 22:52:54 +0000 MAGIC OF CEMETERY https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/28 <p>Once upon a time,</p> <p>There was a family who lived all the time in a manor. They were so rich. They</p> <p>would buy whatever they wanted. They were five in number. Mother, who was</p> <p>called Melda, was very beautiful woman. She was a lawyer who investigated</p> <p>crimes. She would go every area of the country. She would try to find</p> <p>murderers. Father, who was called İsmail, was a secret MIT agent. He would</p> <p>research what people do and he would listen to criminal people. Their son, who</p> <p>was called Yusuf, was an instructor in a university. Their young daughter, who</p> <p>was called Sude, was a singer in a music club. Their old daughter, who was</p> <p>called Merve, had no work. All the time she was at home and she would not go</p> <p>anywhere. She would not be able to go out of home.</p> <p>One day, they had a breakfast all together. Everybody was going to go to work.</p> <p>Suddenly, Merve wanted to go outside, too. Everybody was amazed and</p> <p>became glad. After Melda gathered around the breakfast table, they went</p> <p>outside and got on their car. There was so much traffic in the way. Suddenly,</p> <p>the way became empty and İsmail drove the car speedily. Although his wife</p> <p>said: “Do not use the car so speedily” , he did not listen her and he continued</p> <p>to drive. Children were getting scared, too but everything was getting well. The</p> <p>way was not so crowded.</p> <p>Out of blue, cars seemed in the way and they were coming towards İsmail’s</p> <p>car. He did not see them and the inevitable occurred - a serious accident- . They</p> <p>crashed each other. There became a big explosion. Everyone was scattered</p> <p>around. Nobody could escape from the cars. They died. In the car of this family,</p> <p>everybody was injured except for Merve. She had no injury. She was very</p> <p>healthy. She did not do anything in order to save them. She lost suddenly and</p> <p>her family stayed there. After two hours, while a car was passing from that</p> <p>way, someone saw them and came near them. He called ambulance quickly</p> <p>and waited for them until ambulance came. After half an hour, ambulance</p> <p>came and carried them off to the hospital. It was not still being known where</p> <p>Merve was. Her parents, brother and sister got conscious after twelve hours.</p> <p>They were asking doctors where Merve was. When Melda heard Merve was</p> <p>lost, she fainted. Police and soldiers were searching for Merve. Nobody could</p> <p>find her. Actually nobody thought that she could be at home. Suddenly Yusuf</p> <p>thought that she could be at home and he went home. Merve was at home. He</p> <p>became so happy when he saw her. He ran to hug Merve but Merve was not</p> <p>moving. She was neither laughing nor crying. Yusuf could not understand what</p> <p>happened to her. While he was trying to talk to Merve, their parents and sisters</p> <p>came.</p> <p>They scared when they saw Merve at that situation. Merve was not being able</p> <p>to spill her guts. She was not being able to speak. Suddenly, she started to cry.</p> <p>She slept while she was crying. The other people slept, as well.</p> <p>At midnight, Merve woke up and she went to the kitchen. She took the lighter</p> <p>and fired the carpet. After she fired, she immediately went to her room and</p> <p>slept. While she was sleeping, Yusuf woke up and smelled an eccentric scent.</p> <p>There was a mist scent. He woke up quickly and woke his parents and sisters</p> <ol> <li class="show">The house was on fire. Merve was very calm. She was not worried at all.</li> </ol> <p>They went out quickly and ran away from there. Firemen came here and they</p> <p>tried to put out that fire. They worked so much and finally, they put out.</p> <p>Everything was burnt. They had no beverage. They had no dress. Fortunately,</p> <p>İsmail had money and they stayed in a hotel one day. After that, they rented a</p> <p>house which had furniture. They bought beverage, something and they started</p> <p>to live there. Merve was not at home again. She went to&nbsp;&nbsp; cemetery without</p> <p>willing. She found herself while she was hugging a tomb. She could not</p> <p>understand why she was doing this. She got up and ran towards home. She</p> <p>went out her room running and slept quickly. When her family asked what</p> <p>happened, she could not answer again. She did not talk to anybody. Her sister</p> <p>and brother got scared of Merve. They did not want to be together with her.</p> <p>After everybody slept, Merve went to the kitchen again. At that time, she</p> <p>opened gases and she sat there. Scent of gas spread everywhere. Everybody</p> <p>woke up and escaped outside. They got amazed again and again.</p> <p>Unfortunately, they moved from this home, too. Finally, İsmail bought a house.</p> <p>They were going to live there for good. At that home, everybody had a room</p> <p>but the biggest room belonged to Merve. She put nothing inside. She only put</p> <p>her dresses.</p> <p>At midnight, she went to the cemetery again. After that she got lost since</p> <p>then. Everybody went to search Merve but nobody could find her. While they</p> <p>were searching for Merve, they saw a grave which had been opened. They</p> <p>were scared so much. What is more, there was not a corpse in grave. Merve</p> <p>was not here, either. They got scared much more. Nobody was searching for</p> <p>Merve anymore. After twenty four hours, she came home by herself. She was</p> <p>injured so much. Her face was in blood. Melda immediately took her inside</p> <p>home. She carried Merve off to her own room. She slept there after she took</p> <p>her drugs. Her mother waited next to her until the midnight. After that Melda</p> <p>went her bedroom and she slept. After she went, Merve woke up again but this</p> <p>time, she did not go to cemetery before. She started to cry very loudly.</p> <p>Actually, she was not crying really. She was doing this so as to call her mother.</p> <p>When Melda heard Merve’s voice, she went Merve’s room bu she could not</p> <p>see her. Merve was at her back. Suddenly, she shot her with a bowl and her</p> <p>mother fainted. Merve carried her to the cemetery. After that, she came home</p> <p>back and she started to call her father. İsmail came next to his daughter quickly</p> <p>but Merve was not here again. She shot her father with a gun. She cut her</p> <p>father’s cheeks with a knife. After that, she carried him off to the cemetery. She</p> <p>buried her father and mother in some grave which had been digged. While she</p> <p>was laughing, she closed them with soil. After she did this, she dig a grave more</p> <p>for herself. She entered the tomb and she cut her own fingers with knife but</p> <p>she was not crying. She was laughing. After she cut her fingers, she shot herself</p> <p>with a gun. She laughed even while she was dying. She died laughing with a</p> <p>loud voice.</p> Gamze Şenol ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/28 Cts, 19 Oca 2019 09:57:57 +0000 ÇIKMAZ SOKAK https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/29 <p>Gündönümü… En uzun gecelerden birindeyiz bugün. Geceleri ıssız ve karanlıktır buralar. Bir yere varmayan, anlamsızca biten bir sokak… Burası çıkmaz sokak…</p> <p>Başımı pencereden çıkarıp sağa sola bakınıyorum. Ağır ve hüzünlü bulutlar soğuk renkleriyle gökyüzüne çökmüş, beş bir yanımı sarmıştı. Beşinci yanım kalbim… Yağacakmış gibi bekliyorlar. Bense derin hislerim yanı başımda, bir elimde koyu kahvem, öbür elimde kendini yakan sigaram, koridorun sonundaki yangın merdivenlerine doğru ilerliyorum. Pas tutmuş kolu zor bela aşağı indiriyorum. İşte karşımda beni benden alan güzide mekân…</p> <p>Burası yıldızlarla göz göze geldiğimiz, rüzgârla öpüştüğümüz, geceyle dertleştiğimiz, bazen acılar bazen yalanlar bazen de sevinçlerle ara ara kapısını çaldığım yangın merdivenleri. Bu merdivenlerin baktığı sessiz yer çıkmaz sokak.</p> <p>Üçüncü basamağa oturuyorum. Biraz alçakta kalıyorum sanki ve beşinci basamağı yeğliyorum sonunda. Evet, burası daha iyi oldu. Elimde kalan sigarayı ağzıma alıp tek nefeste sonunu getiriyorum ve merdiven boşluğuna doğru fırlatıp arkasından öylece bakıyorum. Pek havamda değilim ama burası bana iyi gelen tek yer. Dedim ya burası çıkmaz sokak.</p> <p>Allah’ın her gecesi o, bu sokağın önünden geçer. Tam bire iki kala. Hesapladım, tam iki kala. Adı ne acaba? Tahminlerim iyi değildir ama olsun. Elif ya da İpek. Peki ya Sanem nasıl? Evet, evet. Sanem olsun. Sanem…&nbsp; Bir sigara daha yakasım var. Oysa ben onu yakarken bir yandan da o beni yakıyor.</p> <p>Adı dilime dolanmış, sayıklamaktayım. Onu, beni, bizi düşünüyorum. Rüzgârsa karşımda dikilmiş adını üflüyor yüzüme, serin serin. Her üfleyiş, ondan bana onlarca öpücük, yüzlerce dokunuş gibi. Saçları konyak rengiydi, gözleri mavi. Açık buz mavisi… Bu gece de kahveme bir parça ondan katıyorum. Karanlığa gömülmüş şehrim ve sokağım. Dolunaysa baş tacım, ışığını esirgemiyor, bu uzun mu uzun ve karanlık gri gecemde.</p> <p>Dibinde birkaç yudum kalmış kahvemi, merdivenin bir köşesine bırakıp ceketimin iç cebine el atıyorum. Konyak şişemi çıkartıp hafiften sola sağa oynatıyorum. Eh işte! Bu gece de sıcaklık konyağın içinde saklı. Kapağını açıp kokusunu içime dolduruyorum. Birkaç dikişte dibini buluyorum. Sonra silkiniyorum. Üstümdeki tüm kötü kelimeleri döküyorum merdiven boşluğuna. Zaten benden geriye ne varsa bu boşlukta birikmedi mi? İyisiyle kötüsüyle…</p> <p>Saatin bire yaklaşmasını bekliyorum, kıyak kafamla. Kolumdaki saat her gece bire tam iki kala onu gösterir bana. Aklımda o var. Saati bulanık görüyorum ama yavaş yavaş bire doğru yol aldığını seziyorum. Sokak başlarında tek tük insanlar… Üstümde bir uyuşukluk. Tam gözlerimi ovuşturuyorum ki o geçiyor. O…</p> <p>Koştura koştura, yalpalaya yalpalaya ilerliyorum. Tam yanında bitmek üzereyken ayağım takılıyor ve önüne boylu boyunca seriliyorum. Tek kelimeyle rezillik! Yer yarılsa da içine girsem dediğim an. Elini uzatıyor. O minik, zarif parmaklarını… Açık buz mavisi gözleri, yüzümde. Birkaç saniye susuyorum, susuyor. Susuşuyoruz. Konyağın verdiği sertlik sözlerime çarpmış olmalı ki “Senden hoşlanıyorum ulan.” diyorum kendimden beklemediğim bir rahatlıkla. Ağzımdan çıkan her kelime sonumu getiriyor. Ve okkalı bir tokat savuruyor, Sanem. Ya da Elif. Ya da İpek. Tokadın tesiriyle mi bilmem ama ağzımdaki tüm sözcükler dağılıyor. Her biri bir tarafa saçılıyor. Bayılıyorum, yerle bir oluyorum; ben, hislerim, sözcüklerim…</p> <p>Derin bir parçalanmışlık bu. Kelimeler ölüyor sessizce, umarsızca. Yağmur üzerimize ağlıyor, gök çatırdıyor. O ise ardına bakmadan yoluna devam ediyor.</p> Mahmut Yıldırım ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/29 Cts, 19 Oca 2019 10:02:30 +0000 THE SHARED CRITICISM OF NINETEEN EIGHTY-FOUR AND MACBETH https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/30 <p>Throughout history, political works of literature have attempted to examine politics of a particular society the author lived in or the world politics in general. Their criticism largely include the oppressions made by ruling classes, authorities, tyrannical leaders and the defects of political systems in a country. Moreover, by providing people knowledge about the circumstances of their environment and the world, they changed the way people perceive and understand events that inevitably affect their lives. No matter how many years have passed, history repeats itself and authors, poets, playwrights etc. deal with the same issues in life continuingly. For instance, although there are three huge centuries between the times of the English poet and playwright William Shakespeare and one of the leading novelists of the 20th century English literature George Orwell, both authors harshly criticize suppressive authorities in most of their works. I argue that, being strong political works, Shakespeare’s play<em> Macbeth</em> (1606) and Orwell’s dystopian novel <em>Nineteen Eighty- Four</em> (1949) have many surprising similarities between their underlying criticisms of suppressive, tyrannical authority figures and the chaos and unnaturalness created by their rules, with the help of the shared themes of uncertainty and confusion.</p> <p>In <em>Nineteen Eighty-Four </em>and <em>Macbeth</em>, both Orwell and Shakespeare harshly criticize the absolutist ideology and the usurping tyrants who rule these states. Both works criticize political extremism and lawless despotism; and the underlying implication of the works is that if there is a constant and huge flaw in a ruling state, brutality and bloodshed are inevitable. According to Alan Sinfield, “The reason why the state need[s] violence and propaganda [is] that the system [is] subject to persistent structural difficulties” (122). George Orwell saw the hazards of tyrannical and totalitarian ruling systems after he experienced the Spanish civil war. He was a genuine socialist and his accomplished novel <em>Nineteen Eighty-Four</em> is unquestionably a warning to people all around the world about totalitarianism.&nbsp; Being the authoritarian tyrant of <em>Nineteen Eighty- Four, </em>Big Brother’s [in fact the Party’s] sole aim is to consciously make people work for the party and to leave them starving in terrible life conditions. Big Brother becomes the authority by demolishing human rights and the possibility for a democratic state, only for his greed for being on the top. Just like Macbeth, Big Brother “vaporizes” anyone that goes against his ideologies, anyone who talks of freedom and of better living conditions. Furthermore, they are both unlawful and violent leaders: They act like they are god-like figures, Macbeth claiming to be the divine rightful king of Scotland and the description of Big Brother is god-like, no one ever saw him but he is said to be constantly watching and he is controlling everyone. Both are despotic leaders devoted to the absolutist ideology which supports that even if the ruler is a tyrant he is unquestionable and every single act he does is legitimate. Big Brother and Macbeth have an endless greed to gain more and more just for their “vaulting ambition”. In <em>Nineteen Eighty-Four, </em>O’Brien tells Winston, “The Party seeks power entirely for its own sake. We are not interested in the good of others; we are interested solely in power. Not wealth or luxury or long life or happiness; only power, pure power” (234).</p> <p>Similarly, written in the 16th century in which there was a development from Feudalism to the Absolutist state, <em>Macbeth</em> criticizes the violence exercised under the practises of Absolutist ideology. Shakespeare was aware that as long as there is a tyrant ruling the country, chaos and disorder will prevail and extend in that society. Macbeth, the usurping tyrant who has been triggered by the uncanny witches, goes astray: His passion to ascend to the throne and his evil deeds in the end cause a civil war between Scotland and England. He unjustly becomes the king by killing the legitimate and worthy King Duncan and exterminates every single person that questions his authority or threatens his monarchy even after he becomes the king. Moreover, Macbeth has no heir to ascend his throne after him: He has no other reason but his greed for doing his evil deeds. For example, in Act 4 Scene I, long after his ascend to the throne, he recklessly continues to slain those around him just to assert his place. In his last encounter with the witches, Macbeth asks questions to them to learn more about his future as a king. Then the witches send their masters as apparitions for them to answer him. The first apparition, which appears as an armed head, tells Macbeth: “Macbeth, Macbeth, Macbeth: beware Macduff, / Beware the Thane of Fife” ( 69-71). Later, the second apparition as a bloody child says: “Be bloody, bold and resolute; laugh to scorn/ The power of man, for none of woman born/ Shall harm Macbeth” (78-80). Here the bloody child implies that Macbeth will be slain by nobody but Macduff who was “untimely ripped” from his mother’s womb; he was considered not be born of woman. Although Macbeth does not realize the meaning of this prophecy at first, upon the first apparition’s words, he decides to murder the Macduff family for fear of a revolt against his reign: “From this moment, The very firstlings of my heart shall be/ The firstlings of my hand... The castle of Macduff I will surprise; /Seize upon Fife; give to th’edge o’th’sword/ His wife, his babes, and all unfortunate souls/ That trace him in his line” (145-152). Upon hearing the murder of Lady Macduff and the children, Macduff, who is in the English court to meet Malcolm there, decides to take revenge from Macbeth and he and the English army declare war against Scotland.</p> <p>...</p> Ayşe Başak İnci ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/30 Cts, 19 Oca 2019 18:42:40 +0000 JOYEUX D'ENFANTS https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/32 <p>Le jeu fou qui commence depuis les années d’enfance et deux petits enfants qui jouent courageusement ce jeu, quand Ils ont poussé avec ce jeu continu. Pensez-vous qu'ils puissent empêcher l'amour qui avait commencé à surgir parmi eux.</p> <p>Voilà, Le film est incroyablement montré cette réponse de la question.</p> <p>Julien et Sophie avaient rencontré dans les années d’enfance où Ils sont des amis vilains. Julien est un enfant qui dépend de sa mère. Sa mère et lui, Ils jouent souvent à un petit coffre à jouets. Le but de ce jeu est de se faire l'un l'autre ce qu'ils veulent. Bien sûr qu'en disant quelques mots magiques.&nbsp;&nbsp; “Cap ou Pas Cap.”&nbsp;&nbsp;&nbsp; Julien rencontre Sophie lorsqu’ils t’ont joué la dernière fois. Alors les enfants de la rue ridiculisaient Sophie qui est d'origine polonaise. C’est pourquoi Julien qui voit Sophie semble triste, il lui passe ce coffre à jouets, ainsi ce jeu courageux commence là-bas. Vingt ans plus tard, malgré ce jeu fou qui se continue, Ils s'amusent encore comme l'enfant. Jusqu’à ce jeu devient intolérable.</p> <p>La fin de ce film que vous vous demanderez comme un fou, N'oubliez pas de le regarder!</p> <p>Ce film est la première expérience de la réalisation de film pour Yann Samuell qui est un écrivain et un animateur. Il s'agit d'une comédie romantique et d’une tragédie. Guillaume Canet et Marion Cotillard est dans le rôle- titre du film.</p> Selda Aksoy ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/32 Cts, 19 Oca 2019 18:51:02 +0000 A KIND OF DYSTOPIAN WORLD: “TRADEMARK BUGS: A LEGAL HISTORY” https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/33 <p>It is an indisputable fact that there is a close relationship between science fiction and dystopian fiction. Science fiction is a genre that intends to build different kinds of imaginary worlds in which anything is possible with a harmony of science and advanced technology, and ordinarily, the futures of these worlds are presented in a dystopian setting. Basically, dystopian fiction refers to undesirable and dark futures in the world. In this sense, our story <em>Trademark Bugs: A Legal History</em> is a dystopian science fiction story. It is written by Adam Roberts, a British science fiction short story writer, in the form of a legal document. To comprehend clearly Roberts’s story, it should be analyzed the type of dystopia in the story. At this point, according to Raymond Williams, a sci-fi critic, dystopian fiction can be distinguished by four types (203). After analyzing, it can be said that <em>Trademark Bugs: A Legal History </em>is the third kind of dystopian world which is “the willed transformation, in which a new but less happy kind of life has been brought about by social degeneration, by the emergence or re-emergence of harmful kinds of social order, or by the unforeseen yet disastrous consequences of an effort at social improvement” (Williams 203). This means that the story indicates that how trademarks and commercialism turn into a repressive force over a society towards the end of the 2000s in the will of man. The aim of this paper is to examine the corruptions in the economic order, social structure, and political structure in <em>Trademark Bugs: A Legal</em> <em>History</em> with the change of the commercial concept during the 2000s that demonstrate that this work is the third type of dystopian fiction.</p> <p>...</p> Prenses Çelik ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/33 Cts, 19 Oca 2019 18:54:56 +0000 SAKAT RUHLAR, HASARLI HAYATLAR https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/34 <p>Toplu taşıtlar, toplu istismarların en yoğun yaşandığı yerlerdir. Sabah ve akşam, iş giriş ve çıkış saatlerinde mecbur olmadıkça dışarı çıkmadan hayatını devam ettiren insanlar var. Ayriyeten Kara yolunda trafiğin durduğu yerde metro kalabalık bile olsa ilerliyor mantığıyla yol alan insanlar. Ya da bir buluşmasına yetişmek için dolmuşa atlayanlar var; sırf muhatabına verdiği değerden geç kalmamak isteyenler. Bir de mecburiyetten toplu taşımayı kullananlar. Dışarı çıkan herkesin bir gerekçesi var. Fakat gerekçesi olmayan grup ise, kalabalıktan ya da o andan yararlanmaya çalışan aklı ve kalbi sakat insanlar.</p> <p>“İki şey ister gerçek bir erkek: tehlike ve oyun. Bu yüzden ister kadını, en tehlikeli oyuncak olarak.” diyor Friedrich Nietzsche <em>Böyle Söyledi Zerdüşt</em> adlı kitabında.</p> <p>Metroda yanına oturduğu genç kızı tedirgin edecek illa bir şeyler yapıyorlar. Hiç kimse başka bir insanın teninin sıcaklığını duymak zorunda değil. O kız senin kendini tatmin ederkenki halini hissetmek ve yaşamak mecburiyetinde değil. Kadınlar, en çok da bu konudan şikâyetçi. Karşıdaki erkeğin yaşının ne olduğunun bir önemi yok. Ama en çok orta yaş ve üstündekilerden uzak durulmalı. Bana burada bu kadar kesin bir yargıya nasıl vardığımı sorabilirsiniz. Sorarım size: babam ve dedem yaşındaki insanın yanında “Bir şey olmaz” diyerek oturduğunuz yerden kaç kez iğrenerek kalktınız? Kaç kez o sıcaklığı duyup tiksindiniz? Oysaki bunlar daha en masum tacizler değil mi! Unutmayın ki her suç “masum” adı altında dallanıp budaklanıyor.</p> <p>...</p> Zeynep Çelik ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/34 Cts, 19 Oca 2019 18:58:00 +0000 THE I OF THE BEHOLDER: THE FUNCTION OF THE GAZE IN "THE TELL-TALE HEART", "THE JUDGEMENT", NOTES FROM THE UNDERGROUND, THE DARK KNIGHT https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/35 <p>In Edgar Allan Poe's "The Tell-Tale Heart", Franz Kafka's "The Judgement", Fyodor Dostoyevski's <em>Notes from the Underground </em>and Christopher Nolan's <em>The Dark Knight</em>, the Gaze of the other poses a threat against one's existence through the effect of otherization, which prompts the objectified and alienated individual to descend into madness, hide in isolation or put an end to his own life in order to escape.</p> <p>All through "The Tell-Tale Heart", Poe makes the nameless narrator's discomfort, annoyance and terror of the vulture-like eye of the old man apparent, so much so that the Gaze becomes synonymous with danger for him. The narrator, while expressing his geniune affection towards this man's personality and indifference to the gold he is in the possession of, reveals that the sole reason he kills him is that he feels the urge to get rid of his eye just to stop feeling its gaze, which accentuates his strong response to being the object. For seven days, he goes to the old man with the purpose of murdering him, but he cannot do the deed when his soon-to-be-victim is sleeping, because he feels as though the eye should be open for him to do it, underlying his sincerity about how the old man's gaze makes him feel. Jean-Paul Sartre explains this as, “there is an Other, whatever, wherever, whatever its relationship with me … then I have an outside, an objective nature, my original sin is the existence of the other” (<em>Being and Nothingness</em> 121), identifying the role of the Gaze in the object's psyche. Similarly, the narrator's objecthood in the eyes of the other leads to a desperate need to lash out the anger it causes, and eventually turns him into a murderer. However, his fear of the Gaze does not stop with murder, as the reader learns that while he is trying to hide the the body, he comes up with ways "so cleverly, so cunningly, that no human eye -not even his- could have detected anything wrong" (Poe 13), revealing the superstitious side of the problem.</p> <p>The alienation due to the gaze of the other plays an instrumental part in Dostoyevski's <em>Notes from the Underground.</em> In the text, the protagonist, the Underground Man is depicted as a misanthropic individual in seclusion. Although the reasoning behind this isolation is not explicitly given, -as he constantly employs contradictory statements-, his never-ending cruel self-assesments sound very much like the judgements of other people. For instance, in the very first sentence of the text he describes himself as sick and unattractive, suggesting that he may have been called those names before. Furthermore, both his refusal to go to the doctor, which results in the self-diagnosis of his clearly worsening liver condition, and his confession about how he is unable to look people straight in the face without immediately turning his head away, show that his whole outlook of life is clearly based on "l'enfer c'est les autres" (<em>No Exit </em>93), which pinpoints the Gaze as one of the Underground Man's major problems.</p> <p>...</p> İsmail Onur Sonat ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/35 Cts, 19 Oca 2019 19:02:06 +0000 DİL https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/36 <p>Dil bazen anlaşma, bazen bozuşma, bazen savaşma hatta bazen de sevişmeye sebep değil midir? Her dili olan konuşamaz da her ağzı olan der, bir şeyler. Dil bir tek insana değil her canlıya bahşedilmiştir. Çünkü her canlı bir diğerine var olduğunu belli etmek ister. İnsan en çokta var olmak için konuşur dillenir, söylenir. Dil canlıdır, tıpkı bizler gibi. Dil konuşmaya mı anlaşmaya mı dövüşmeye mi faydadır? Ne güzeldir severken, uyduruktan yan yana getirip anlamlar yüklediğimiz sade kelimeler. Ne güzel sıfatlar yakıştırırız oysaki ona. Bazen o kelimeler en keskin bıçaktan da derin keser yüreğimizi. Dilden güçlü şey var mıdır şu dünyada? Bir insanı yaşatır, birini küstürürken bazen birini öldürür. Bazen de aynı dili konuşup da duyuramazsın sesini. İşte dil, o zaman sadece karmaşık harflerin kombin olduğu sıradan bir sestir. İnsan dil ile yaşar. Dil birikimdir, onun torbası hep doludur hiç taşmaz. Belki de bu evrende üretmek ve değişmekten tek bıkmayacak odur. Dilin aslında belli bir kalıbı da yoktur ona yüklediğimiz anlamlar onu var eder. Bazen ağzımızdan çıkan bir kelime birini yüceltirken farklı ima ederek kullandığımız yine o aynı kelime birini yerebilir. Üzerine yazılacak çok şeyi olan uçsuz bucaksız bir konudur dil. Onun bir tanımı yoktur benim için. Sadece kullanmasını bilene belki de en büyük sihir olabilir ya da bazı zamanlarda zehir. Ama bazen her sihir büyülü olmaz her zehir de zarar vermez. Dilin, dilini iyi kullanmak gerek belki de. Elinizdeki oyun hamuruna şekil verin ve karşıdakine onu güzel sunun. Onun belki yaratıcı değilsiniz ama şekillendirici sizsiniz. Zor değil sofrana bir demet papatya toplamak, zor değil sevmek için dillenmek ya da yüzünün kenarına bir gülücük sıkıştırıvermek. Geceleri kısaltmak senin elinde sözünü yüceltmek de. Sen sadece yakına uzak olma sesi dilsizlikle boğma. Canlı düşünür, insan konuşur. Ama sen ikisi de ol, düşün sonra da konuş. Yeter ki susma, boğma sesini ucu bucağı olmayan kuyularda…</p> Sahir Gökçe Kürkçü ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/36 Cts, 19 Oca 2019 19:05:02 +0000 ARE ETHICS RULES NECESSARY? https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/38 <p>Ethics are forms of behavior and rules that people in a society must obey. These are necessary for the order of society. Ethics discipline people. Well, are these rules acceptable by everyone? What would the world be like without these rules? Are ethics constant and objective? Are connected religion and morality?</p> <p>People have been living together for centuries. Because they need each other to survive. There is a need for rules to live together. Thanks to these rules, there is no disorder or confusion. Some philosophers think that moral actions are the goal. For example, according to Epicurus, the goal is happiness. On the other hand, according to Kant, people who follow the moral rules act with the sense of obligation.</p> <p>When a person is in moral action, whether she is free or not is an important issue in the philosophy. There are three ideas in this issue. The first idea is indeterminism. Human is free in moral action. She chooses her behavior on her own will. The second idea is determinism. The idea defends the opposite. It says that Because people live in society, they must follow the rules of society. If they do not, they are punished. So, there is no freedom of will. The third is otodeterminism. It says that she puts her own rules herself.</p> <p>People do not like rules. These rules make people's lives better. Sometimes the rules put them under pressure. But if there were no rules and everyone would behave as they want, the world would be an uninhabitable place. Imagine a world where everyone does what he wants. Freedom is a concept that must be for everyone. But “The freedom of the person ends where the freedom of others begins.” People need rules to not bother each other. The reasons for the emergence of the rules are the problems they have lived up to this time.</p> <p>Some thoughts say that religion and morality complement each other. The problematic of the moral is to be kindness. Religion helps people to do good things without the force. To lie, to steal, to slander is wrong according to both religion and morality. Another idea defends that religion should be kept away from morality.</p> <p>In fact, religion emerged after the existence of people. So, these people were irreligious. Does that mean they're immoral? Of course, no. According to my opinion, there is no common moral rules for everyone. For example, most of us think that theft is a very wrong thing. But I remember reading that in a tribe fame of the person who steal is great. So, the more you steal, the more valuable you are for the tribe. But being a good person is moral rule for everyone; to treat animals and people well, to believe that women and men are equal, to not harm the environment we live in etc. And I must say I did not defend theft. Because theft is to get what someone else has worked without giving effort.</p> <p>As a result, we should live according to our conscience, not according to moral rules. The pressure of people can be difficult for us. But our conscience should not be heavy for us. And if everyone behaves according to their conscience, no one is responsible for the mistakes of the others. We can never escape our conscience.</p> Öznur Aydın ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/38 Cts, 19 Oca 2019 19:11:22 +0000 KAFKA’NIN DAVASINDA BLOCK VE İHTİYAR AVUKAT https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/39 <p>“Block artık avukatın müvekkili değil, köpeğiydi. Avukat Block’a köpek kulübesine girer gibi yatağın altına sürünerek girmesini ve orada havlamasını emretseydi, Block bunu büyük bir zevkle yapardı.”</p> <p>Bir sabah uyandığından davalık olmuştu Josef K. Ne olduğunu, neden olduğunu bilmediği bir meselenin orta yerince buluvermişti kendini. Ama bir savaş olduğu açıktı. Tüm kişi ve kurumlarıyla bir araya gelmiş otorite bu sefer K.yı bulmuştu kendisine. Bilmeden işlediği bir günah, belki de işlemediği bir suça karşı koyması gerekiyordu. Kafka bize bunların hiçbirisini vermiyor romanında. K.yı kendimizce eleştiremiyoruz bile. Romanın sonlarına doğru anlıyorsunuz. Kafka sadece okumamızı ve düşünmemizi istiyor. Ne bir suç ne de bir suçlu var.</p> <p>Hiç bilmeden girdiği bu davadan kurtulmak için başta gerekli prosedürleri uyguluyor başkarakterimiz ancak bir noktadan sonra işler değişiyor. Savunmasını, mücadelesini tek başına yürütme kararı alıyor. Anlıyor ki herkes bu düzenin içinde kendine verilen rolü sahnesi gelince sessizce oynamaya başlıyor. Block ve Avukat arasındaki diyaloğa bu noktada şahit oluyoruz.&nbsp; Küçük bir ders vermek istiyor Avukat. Çünkü K. olağanın dışında bir tavır sergileyerek sadece kendisini değil tüm düzeni de tehdit etmektedir. Katedral sahnesinde bunu açıkça hissediyoruz. Block ile K. İlk tanıştıklarında karşımızda yılların verdiği tecrübeyle konuşan bir insan görüyoruz. Bu işin sistem ölçüsünde yasal ve yasal olmayan yollarını bilen ve uygulayan birisi. Şöhret sahibi avukatımız dışında kirli işlere el atmış ufak birkaç avukatla daha çalışıyor. Büyük maharetlerini K.ya karşı dökmesi&nbsp; “Acaba Block mu kurtaracak K.yı bu çileden?”&nbsp; diye sorduruyor insana. K.nın dikkatli dinleyişi Leni’nin tekrar mutfağa gelmesiyle bozulana kadar Block bir kurtarıcı... Bu noktada Kafka birden bizi bir mücadelenin ortasına fırlatır. Avukatını davadan çekmek ve kendini savunmak. Block, K.yı üzerine atılacakken Leni araya giriyor ve daha sonra Avukatın odasına giden süreçte Leni’nin onu durdurmaya çalışmasını, hatta onu ısırmasını okuyoruz.</p> <p>K. nispeten toplumda saygınlığı olan bir insan. Belirli bir konumu, nüfuslu akrabaları var ve bu nedenle toplumdaki diğer davalılara nazaran daha bir ayrı duruyor. Kafka bunu göstermek için işte Block’u yaratıyor bizlere. Ona denilenden fazlasını yapmaya ne gücü ne de aklı olan bir insan Block. Kendince ufak kurnazlıkları var. Avukat bunu umursamıyor bile. Onu değersiz görmek onun için sıradan haklı olduğu bir durum. K. ise kendine ders verilmek için Avukatın seçtiği bu insana bakıp karşı çıkıyor. Karşı çıktığı yalnızca Block’un kendisi ya da onun avukat karşısında küçülmesi değil. Tüm insanlığın, düzenin bir parçası olmasına rağmen yakasını kurtaramadığı “yüce kurtarıcı”lara karşı çıkıyor. Avukatın önünde diz çökmüş, sahibinden komut bekleyen bir köpeği andıran bu insan için tüm insanlık adına utanıyor. Oysa K. çok yanlış bir yerdedir. Avukattan önce Block karşı çıkıyor bu onurlu duruşa. Kendisinin bir aşağı bir yaratık haline getirilmediğini savunuyor dizleri üzerine çökmüş haldeyken. Avukat ise bize gayet memnun bir duruş sergiliyor. K.ya göstermek istediği tam olarak karşısındadır artık. “Seni bunlarla bir tutmadığım için mi benden –düzenin “savunma” görevi atfettiği benden- vazgeçiyorsun?” Bize verilen mesaj ve K.ya anlatmak istediği budur Avukatın. K. ise tüm bunlardan soyutlanmıştır artık. Düştüğü bir hata vardır ancak: Avukatın onu yanında tutmak için yaptığını düşünmek bütün bunları. Avukat sadece kendisine ilginç gelen davalarla ilgilendiği söylemişti zaten ona. K. bunun farkında değildir. Leni kenardan kaçamak bakışlar atar K.ya, Block sahibinin ağzından çıkacak kelimeleri kapmak için hazır bekliyordur ve Avukat tüm bu olay içerisinde kendisine verilen gücü sergilemektedir. K. ise kitabın sonuna iyice yakındır artık.</p> Gürkan Sadece ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/39 Cts, 19 Oca 2019 19:15:15 +0000 KEDİ https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/40 <p>Kedimi çok severdim. Ben kedime sarılırdım, o da bana sarılırdı. Bilgisayarın başında otururken kedim gelip kucağıma atlardı.</p> <p>İki haftalığından beri bizimleydi. Birkaç kere hasta oldu. Kustu. Yün iplik yuttu. İpliği kustu, boğazından çektim. Şaka gibi, sonu gelmeyen mendil zinciri gibi sonu gelmiyordu. Sonra geldi. Bir gün yemek yemedi. Sonra yedi.</p> <p>Bazen başını okşamaya elimi uzatınca kafasını çekerdi. Bütün vücudunu okşardım elim boyu geri çekilirdi. Bazen yanaklarını kaşıtırdı, sonsuza dek. Uzun tırnaklarımı severdi. Kedimin kürkünü öperdim. Öpücüğü anlamazdı, yine de çabamı takdir ederdi. Bazen aşka gelip ısırırdı. Annemle ben bunu pek takdir etmezdik.</p> <p>Geceleri uyumadan önce kedime sarılırdım. Onun da hoşuna giderdi. Yanağını yanağıma dayardı. Gırlardı, salyaları akardı. Bir gece onu kucağıma aldım, yatağıma atladım. O gün uzun bir öğle uykusu çekmiştim zaten. İlaç içmeye kalkmıştım. Geri yatacaktım. Kedim de uykuluydu.</p> <p>Kucağıma aldım. Boynu omzumdaydı. İki elimle tüylü, sıcak bedenini kavramıştım. Minicik ve yumuşaktı. Yatağa yüzüstü attım kendimi her zamanki gibi. Birden boynunu ezdim. Boynu koptu. Çığlık bile atamadı. Kafası yere yuvarlandı.</p> <p>Ben bir şoka girdim. Çığlık mı atsam, geri mi çıksam, sakince kanı ve cesedi mi temizlesem bilemedim. Bedeninin gerisi elimde duruyordu hala. Yüzüstü üstüne yatmıştım. Normalde, ona nefes alacak yer bırakmak için tüm ağırlığımı üstüne vermem. Bir baktım ağırlığımı da vermişim. Artık nefes almasına ihtiyacı olmadığı için herhalde. Omuzum kan oldu diye tişört yapıştı. Sırtım üşüdü ama dönüp üstümü de örtemiyorum.</p> <p>Annem uyanınca beni öldürecek! Annem uyanıp odama girince kalp krizi geçirecek. Ah, annem ağlayacak. Çığlık atacak ve ağlamaya başlayacak. Elini ağzına götürecek. Kopuk kelleye bakıp korkacak. Sırtı duvara çarpacak. Yere çöküp şelalelerce ağlayacak. Hayır, annem bundan güçlüdür. Ağlarken bana dokunacak! Ah. Bana dokunacak, ağlarken beni itekleyecek ve kalkmamı söyleyecek. Kalkmam gerekecek. Annem ölen kediyi düşünecek. Ben hareket edemeyeceğim. Annem sinirlenecek. Annem bana çok kızacak. Lanet olsun. İsteyerek yapmadım ki. Lanet olsun. Kalkmam lazım.</p> <p>...</p> Barış Oğuz Yılmaz ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/40 Cts, 19 Oca 2019 19:18:46 +0000 MEHMET SAİT HALET EFENDİ; “THE MAN WHO TWISTED THE KNIFE” https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/41 <p>He was an ambassador in Paris when Napoleon ruled France. As depicted in the chart. He even witnessed Napoleon's crown ceremony. He was in secret relations with the British ambassador who entered the war against France. He was exiled to Kütahya in May 1807 because of the French envoy who learned it reported him. A year later when IV.Mustafa went to the throne, he was forgiven by Sultan. In 1815, Halet Effendi took the role of badger and gained great influence. He abused his influence by defeating Ali Pasha in order to protect the Janissary and prevent military reforms to please the Greeks. Similarly, he caused Grand Vizier Benderian Ali Pasha to fall in his favor as opposition to the Greek Revolution proposals. As a result of his Politics, the Mora revolution flared up, and revolutionaries won the Greek Independence War. After that, he lost his head and the Empire lost the chance of recovery and Greece.</p> Uğurcan Şit ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/41 Cts, 19 Oca 2019 19:22:22 +0000 SAPIR&WHORF PHILOSOPHY & LANGUAGE https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/43 <p>Language is a kind of philosophy. The etymologic history of the word "Philosophy" as follows;</p> <p>Middle English: from Old French philosophie, via Latin from Greek philosophia ‘love of wisdom’. Wisdom also means mind and where there is mind there is thought. In other words, the foundation of philosophy is thought. What we call "thought" demands to be known thus being the most common way of connection between thoughts and communication, language is a kind of philosophy. In order to use language, the first thing to do is deciding on what we will say. During this decision session, we think - after a process with vocal organs - thoughts come out through our mouth. This is the real reason why language is philosophy itself. Where there is language there is thought.</p> <p>Sapir-Whorf Hypothesis is a theory named after American anthropological linguist Edward Sapir and his student Benjamin Lee Whorf. This hypothesis -basically- claims that "An individual's thoughts and actions are determined by the language or languages that individual speaks." This hypothesis is combined from two different perspectives and these two perspectives have their own point of views. "Linguistic Relativity" and "Linguistic Determinism".</p> <p>Linguistic relativity holds that the structure of a language affects the way in which individuals conceptualize their world and it says language shapes concepts and ways of thinking so that an individual who speaks significantly different languages views the world differently. For instance, in English we use "Present Perfect Tense" in order to indicate an action, which is done in the past, however, still affects the present moment whereas in Turkish there is no grammatical case for that kind of specification.</p> <p>Linguistic determinism claims that language and its structures limit and determine human knowledge and thought. It basically says our language determines how we see the world and we cannot see things in another way. On the other side, it is not testable and makes bilingualism and translation impossible. For the very reason, we may say linguistic determinism is an extreme form of relativity. To set an example, The Inuits' language contains much more sophisticated and subtle words - than any other language does - distinguishing various forms of the word "snow" which is why they can think much more intelligently about it. In a sense, we can never understand the differences completely between those words.</p> <p>The Sapir-Whorf hypothesis is basically saying, - with Ludwig Wittgenstein's words - "The limits of our language are the limits of our thoughts." In other words, Sapir and Whorf are saying that language shapes how people think -yes it does.- but in other respects, there are some opposing views, just as every philosophic topic has. Some linguists are saying "People shape their languages." It is also true. We do shape our languages by the way of needs, developments, and alterations. Just as every philosophic topic, this theory is a controversial point as well.</p> <p>In philosophy, there is not a single truth and where there is language there is philosophy.</p> Ceren Açıkel ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/43 Cts, 19 Oca 2019 19:28:33 +0000 IDENTITY CRISIS OF A YOUNG WOMAN: AN ANALYSIS OF “EVELINE” BY JAMES JOYCE https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/45 <p>James Joyce’s short story “Eveline” emphasizes the condition of women in the early 20<sup>th</sup> century Ireland. Until the last few years of the 1990s, women were second-class citizens in Ireland and had to endure discrimination in every sector of the society (Horgan, 2001). They had limited opportunities in educational institutions, male family members had the control over their decisions, and employers generally hired women for menial labour and paid less than the male labours. In these circumstances, most women tried to create an identity. In his short story “Eveline”, James Joyce depicts the theme of women’s internal struggle to find an identity in the patriarchal societies through the character Eveline who is trying to create an identity through the conflicts she experiences with the male characters in her life and her memories about her past.</p> <p>Throughout the story, Eveline does not speak of her own identity as ‘Eveline’ but she describes herself in relation to her father, brother, and later to her companion Frank, who all influence her in the way of creating an identity. Eveline is utterly committed to home due to her father’s oppressions and her role in the family, and she does not have any chance for socializing through which she can explore her qualities as an individual of the society. A study of identity development shows that most people think that the “network of social relationships retain the sense of identity” (Hart 105). These social relationships begin from the childhood with the care of the parents and siblings. In fact, Eveline grew up without any support from her family. Eveline’s relationship with her father is based on fear as her father has begun to “threaten her” after her mother’s death (2-3) and did not treat her the same as her brothers. That is, Eveline has not received any love or care from his father and has grown up to a timid and antisocial young woman who “feels herself in danger of her father's violence” (2). Eveline’s psychological state causes her to become an obedient daughter in the extreme out of fear from her father’s violence that she barely leaves home except for work, and these domestic affairs give Eveline no other opportunity than identifying herself with “shelter and food whom she had known all her life about her” (2). One other obstacle for Eveline’s identity development is her memories of her dying mother. Ms. Hill, Eveline’s mother, has spent her life as an obedient wife to her husband and as a mother, doing nothing more than caring about the family and fulfilling her daily duties such as cleaning and cooking set by the male-dominated society. Even though Eveline wants to break free from these obligations, “her mother has circumscribed Eveline's own life-choices by getting her into the traditional role of a carer by asking her to 'keep the home together for as long as she could'” at the point of death (O'Brien, 210). Eveline’s last memories of her mother and the promise she has made to her do not allow her to move further with her own life, and prompt her to take over her mother’s role, in other words ‘identity’, in the family; she does not stand up to her father’s wishes as her mother also did in the past. Due to the fear-based relationship between Eveline and her father, she cannot have an independent life and create a personal identity with her own qualities.</p> <p>...</p> Hira Ekin Sürcan ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/45 Cts, 19 Oca 2019 19:38:09 +0000 TO FORGET OR NOT TO FORGET https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/46 <p>There are many kinds of spoken languages in the world. Some of these languages are known by everyone, but some have begun to be forgotten or even forgotten. The very oldest communication tool, language, its oldest varieties, its origins have already been wiped out today. But, is it possible to save a language that is about to be forgotten when it is not possible to save a language that has already been forgotten? Should we preserve endangered&nbsp; languages? Some people claim that language is always changing and it is not possible for a language to have the same effect forever. This approach may be true, but it is not correct behaviour that do not care about saying that a language is already forgotten. At the same time, some people believe that a language reflects the culture of a society and therefore, to forget a language means to forget its culture.</p> <p>With the developing technology, the developing commercial intelligence among people and the machine powers that replace human power, the language has constantly improved and changed. This, over time, evolving world of new languages to replace the old languages has led to be more active. But, it does not mean that we must forget the other old languages. At least, we can try to understand these old words, and what people said in there and how they created these symbols to communicate with each other. Each symbols, each words can be different meanings and this makes us to see how they communicated with these languages. Trying to protect their languages is also preserving their cultures and these languages show us their cultures and social experiences. This helps us to recognize the old societies. We should not forget the fact that “One language is one person”. The more languages we know, the more we are, and this makes us a very socially, multicultural individual. The death of a language means the death of a culture, so it is very important that individuals strive to make sure each languages are not forgotten. For example, a family from a different society, go to a different place and speak their own language instead of spoken language in there, it ensures that their own language is accepted, which prevents a language from dying. Thus, every individual keeps alive their own language and culture, which greatly prevents from a language being in danger.</p> <p>Some scientists state that a language is alive as long as it is spoken. However, it does not mean that language is not in danger. Not only talking, but also making sure that language is not forgotten is also a sign that the language is to remain alive. For all these reasons, saving that language means also keeping that language alive. A language should not be forgotten just like not to forget our favourite belongings in somewhere.</p> Beyza Tosun ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/46 Cts, 19 Oca 2019 19:47:41 +0000 THE KILLING OF A SACRED DEER FİLMİNDE YUNAN MİTLERİNİN MODERN YAZIMI https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/47 <p>Geçtiğimiz sene film ekiminde izleme fırsatı yakaladığımız yönetmen Yorgos Lanthimos'un filmi The Killing of a Sacred Deer, bir Yunan mitinin tekrar yazımıdır. Yönetmen, köklerinin mite dayandığı konsepti alıp, metafizik bir yolla Amerikan burjuva ailelerini eleştirir. Yunan mitolojisinde Truva savaşına gitmek üzere yelken açan Agamemnon ve ordusu, Agamemnon'un Artemis'in kutsal geyiğini öldürmesi yüzünden Tanrıçanın gazabına uğramış, rüzgârdan muzdarip kalmışlardır. Agamemnon'un durumu düzeltmesinin tek yolu, yaptığı hatanın karşılığında kızını kurban etmektir. Hatasının bedelini ödemezse, tüm ordusu ve ulusu acı çekecektir. En başta kararsız kalan Agamemnon, bu fedakârlığı yapmak zorunda kalır. Iphigenia’nın, Truva’ya açılmadan Achilles ile evleneceği yalanını atarak kızını ve karısını Aulis'e getirtir. Adının yalana karıştığını duyan Achilles durumu önlemek ister fakat bir şey yapamaz. Iphigenia, babasının hatası için kurban edilmeyi istemektedir fakat Tanrıça Artemis Iphigenia'ya acır ve onun yerine bir geyik yerleştirir, böylece Iphigenia, Artemis'in bir rahibesi olur.</p> <p>...</p> Bahar Vatansever ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/47 Cts, 19 Oca 2019 19:52:37 +0000 JANE AUSTEN – BİR HANIM TARAFINDAN https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/48 <p>Jane Austen, 16 Aralık 1775 yılında İngiltere Hampshire’da, Steventon Kasabasında dünyaya gözlerini açtı. 18. yüzyılın sonları, 19. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşayan Jane Austen’ın hakkında ne yazık ki çok az bilgiye sahibiz. Ablası Cassandra, eğer kardeşi Jane Austen’ın birçok mektubunu yakmış olmasaydı, şu anda elimizde küller değil bir bilgi deryası olabilirdi. Ailesinin okumaya olan düşkünlüğünden, Jane Austen da etkilenerek, çok küçük yaşta okumaya ve yazmaya başlayarak edebiyat denizine kürek çekmeye başlamıştır. İlk romanı olan “Love and Friendship” ve sonrasındaki “A History of England by a Partial: Prejudiced and Ignorant Historian”ı on dört yaşında, dünyayı yeni yeni görmeye başladığında yazmıştı. “Sense and Sensibility”, “Pride and Prejudice” ve “Northanger Abbey” gibi romanlarını ise yirmili yaşlarda bir hanımefendi olmaya başladığı zamanlarda yazmıştır. Bu eserlerinden “Sense and Sensibility” ve “Pride and Prejudice”, 1811–1813 yılları arasında yayımlandı. 1814 yılında “Mansfield Park” yayımlandı ve bu romanı 1816 yılında “Emma” takip etti. Bu arada “Persuasion” isimli kitabını tamamladı ve bu kitap 1818 yılında, yani ölümünden bir yıl sonra “Northanger Abbey” ile birlikte yayımlandı. Yaşadığı dönemin kadın kimliğinin algılanışından olsa gerek, hiçbir eserini kendi adıyla yayınlamadı. Eserlerinin sonunda “Bir Hanım Tarafından…” ifadesini kullandı. Austen’ın romanlarındaki kadın karakterler, genel olarak mantığı ön planda yaşayanlar ve duygularının sesiyle yaşayanlar olmak üzere iki grupta toplanabilir. “Pride and Prejudice”deki gibi mantık timsali Elizabeth, duygularıyla hareket eden mantıksız kız kardeş Lydia gibi ya da “Sense and Sensibility” romanındaki Elinor ve Marianne gibi. Onun romanlarındaki kadınlar, akıllı ise iyi ve zengin erkekle, duygularıyla hareket edip mantıksız davrananlar ise parasız erkeklerle evlenirler.&nbsp;</p> <p>Jane Austen yaşadığı dönemin siyasi olaylarına romanlarında yer vermeyen başarılı bir yazardır. Onun ne kadar önemli ve günümüz toplumuna ışık tutan bir yazar olduğunu yeni yeni fark ediyoruz. Günümüzden yaklaşık iki yüzyıl kadar önce yaşayan Jane Austen’ın, yazmış olduğu kitaplardan Pride and Prejudice ve Emma günümüzdeki yaşam döngüsünü ve yaşanmışlıkları tüm gerçekçiliğiyle yansıtmaktadır. Bu romanlarda kadın ve evlilik, kadının maddi kısıtları, gelenekler ve kadının evliliğe mahkûm bırakılışı da tüm gerçekliğiyle okuyucuya yansıtılır. 18. yüzyılda kadın, evliliğe tek çare olarak bakmaya başlar ve itaat etmek zorunda olduğu bir erkeğin hayatında zorla yer edinir.&nbsp; Romanlarında genellikle evin genç kızlarının evlendirilmeye çalışılması da, bu dönemin en önemli yansımalarından biridir. Austen evliliğe sosyal bir hayatın şartı gibi bakar ve romanlarında da evlilik üzerinde işlediği konuları bu şekilde ele alır. Kadınları ve evliliği aynı fanusun içinde tutar, dönemin kadınlar üzerinde ki baskısının bilincindedir. Kadınlar sosyal baskı altında yaşamlarını sürdürürken, yine bir çeşit baskı olan evlilik kurumuna itilir ve daha rahat bir hayat yaşayacakları umut edilir. Kadın gördüğü baskının karşısında daha iyi bir hayat adına varlıklı biriyle evlilik yapmayı tercih eder. Bu yüzden de Jane Austen da romanlarında evlilikte maddi varlığın önemini ısrarla vurgular. Günümüz toplumunda hala önemini taşıyan kadının toplumdaki yeri ve bağımsızlığı konusu, kadınların evliliğe verdiği önemle aynı başlık altında sorgulanmalıdır. Austen romanlarında belki de bu yüzden evlilik ve kadın üzerinde bu kadar durmaktadır.&nbsp; Sosyal baskı günümüzde maddi özgürlüğü olan kadını bile bir fanus gibi içine almış durumdadır. Jane Austen’ın hiç evlenmemiş olması bu fanusun içine girmek istemediğinin en büyük kanıtı olup feminist olarak nitelendirilmesinin kaynağında bu gerçeklikler vardır. Austen, kadınların çare olarak gördüğü kurumu kabullenmemiş ve tıpkı bir lider gibi kendi hayatını kazanmıştır. Özellikle Emma romanında sosyal sınıf farklılıkları oldukça belirgindir. Söz konusu romanda Harriet karakteri, evlilik dışı bir çocuk olmasından dolayı aşağılanır.&nbsp;&nbsp; 18. yüzyılda evlilik dışı ilişkiler kesinlikle onaylanmıyordu ve böyle bir durumun soy karmaşasına yol açacağı düşünülüyordu. Günümüz toplumunda hala kadının üzerinde oluşan toplumsal baskı, bu konuda da devam etmektedir. Toplumun boşanmış kadına bakış açısı ne yazık ki hala kabuğundan çıkamamış ve özünü bulamamıştır. Kadın tüm bu sebeplerden içine girdiği fanustan bir türlü çıkamazken, yaşadığı ortam kadını yeni bir fanusa sürüklemektedir.</p> <p>Austen, romanlarında 18. ve 19. yüzyıl İngiltere’sinde kadın, toplumun kadına bakış açısı ve evlilik konularını işlemiştir. Kadın haklarının olmadığı bir dönemde kadının toplumdaki yerini konu edindiği için feminist bir yazar olarak ele alınmıştır. Kadınların ikinci planda olduğu bu dönemde hayatını sürdürmek için kadınların yapabileceği tek şey evlilik kurumuna adım atmaktı ve hiç kuşkusuz Austen, romanlarında bunu ele almakta oldukça başarılı olmuştur. Kadınlar yaşadığımız toplum içinde de birçok konuda erkeklerden geri planda tutulmaktadır. Kadın maddi bağımsızlığını edinse de hala ev işleri ve çocuk bakımı kadının görevi sayılmaktadır. Kadın toplum baskısından kaçarken belki de kendini bu baskıya boyun eğer ve itaat eder halde bulmaktadır. Günümüzde kadın sorguladığı her baskının kurbanı olurken, erkek kadının tüm duyarlılıklarını hiçe sayıp toplumun ona yüklediği misyonla kendini lider olarak konumlandırmaktadır. </p> Dilan Şatır ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/48 Cts, 19 Oca 2019 19:57:20 +0000 THE MYSTERIOUS STORY OF ADAM AND EVE https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/49 <p>Humans, examination mythology and they try to answer understandable and clarify the nature of man. Myths are instructing us how ancient people live and believe mythology. Almost every culture seems to have a mythology. Humankind seems to try to understand where they are coming and where are they going? We must not forget that human beings afraid of death what will we do when we face deathbed and what will happen when we are dead? Those stories explain us about the whole of the world and about the beginning of the world. We are living to surround with myth in our contemporary time. Myths are important today because we seem to establish in our life. The myth comes from ancient Greek and is created many stories. In myth, there is alliteration, rhyme and symbol and we use poetic language. The myth is a story and narrated orally. In this way, we are talking about oral tradition and story. We understand that myth is oral. <em>“Myths tell the stories of ancestors and the origin of humans and the world, the gods, supernatural beings (satyrs, nymphs, mermaids) and heroes with super-human, usually god given, powers (as in the case of Heracles or Perseus of the Greeks).” </em><a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>We live to be all around by myths in present times alongside ancient times. We live by them. Myths are inevitable in our lives and should conduct generation to generation.</p> <p>These people are wondered where we are coming from. Here we come Adam and Eve story. Its explaining beginning of the world. What happens in the myth story? What is the myth story of Adam and Eve? We have just one truth. Eve ate the forbidden apple and God is pissed off them. They are thrown into this world. One day Satan came hidden like a snake and spoke with Eve. He persuades her to eat the fruit from the Tree of the Knowledge good and evil. God said them that they should not eat the apple. They would die if they did. Eve believed Satan’s lie and bite of the fruit. She gave some to Adam for him to eat. Adam and Eve were aware of their sin. They tried to hide from God, but God sent them to this world because they committed a sin. When Adam and Eve committed a sin, death came into existence in the world by God.</p> <p>The story explains why we came into the world, where we are coming from, and it is explained lots of things. We can say that this story is talking about apple, demon and fall. Subversion is destroying. Insurgency is Adam and Eve and Satan (snake) because Adam and Eve decided to follow to Satan. Satan (snake) is sneaky and treacherous. Satan wants to bring all humans under his own sovereignty. Whom did God punish? Eve because she is using enticement and seduction traits. We can say that this story is a eulogy for humanity. We can meet many another apple story.</p> <p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a>...</p> Ecem Ateşci ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/49 Cts, 19 Oca 2019 20:01:04 +0000 BİR DAHİ POLİMAT GOETHE https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/50 <p>Edebiyatçı, diplomat, hukukçu, ressam, doğa bilimci, filozof, şehir planlamacısı; yediden fazla dil bilen, çeşitli konularda yüzlerce çalışmaya imza atan, yüz binden fazla sözcükle zenginleştirdiği diliyle Avrupa’dan çıkan en etkili üç romanı yazan dahi polimat Goethe, bilimsel alanlarda da çok çarpıcı çalışmalara imza attı. Spinoza, Bach, Homeros, Hafız-i Şirazi ve Shakespeare gibi insanlığa mal olmuş büyük şairler ve eski klasik yazarların etkisinde kaldı. Doğu’nun mistisizminden oldukça etkilendi. Josef von Hammer’ın Kur’an tercümesini inceleyerek Kur’an-ı Kerim’i tefsir eden ilk edebiyatçı oldu.</p> <p>Yedi Yıl Savaşlarında meydana gelen Fransız işgalinin Goethe’nin kültür dünyasına olumlu katkıları oldu. Bu sayede Racine’i, Moliere’i tanıdı. On altı yaşındayken Klasik Çağ Bilimleri okuyacaktı fakat babasının zoruyla Leipzig’de hukuk öğrenimi gördü. Leipzig yılları Goethe’nin hayatını biçimlendiren yıllar oldu. Üç yıllık hareketli öğrencilik yaşamı ciddi krizler geçirmesine sebep oldu ve baba ocağına dönüp kısa sürede annesinin dindar bir yakını tarafından tedavi edildi. Bu tedavi Goethe’yi mistik ve dini eserlere yöneltti.</p> <p>Goethe hukuk stajını tamamlamak için gittiği Wetzlar’da âşık oldu ancak âşık olduğu kadının arkadaşının nişanlısı olduğunu öğrenince karmaşık duygular içerisine girdi. Şair ruhunun hayalperestliği ve duygularının gücüyle Goethe içinde bulunduğu bunalımı sanat düzeyine çıkardı ve Goethe’yi dünya çapında ün yapan Genç Werther’in Acıları adlı romanını yazdı. Bu eserinden sonra Werther tarzı kıyafet moda olmuştu, Werther tipi intiharlar görülmeye başlanmıştı. Roman, devrin gençliğini etkilemekle kalmadı, onların ruhsal bunalımlarına tercüman olduğu için de bütün dünyada ilgi gördü.</p> <p>Goethe, aklı şiirle birleştiren bir isimdir. Goethe’nin eserlerinde verimlilik, bütünlük ve çeşitlilik buluruz. İlham vermeyen, teşvik etmeyen, hayal gücünü zenginleştirmeyen ne varsa ortadan kalkmasını savundu. Şair ruhuyla ürettiği eserlerle Dante, Shakespeare gibi dünyaya mal olmuş büyük bir şairdir. Onun hayatındaki önemli dönüm noktalarından biri Herder’le olan dostluğuydu. Goethe, Herder’in ona bambaşka bir edebiyatın kapılarını açtığını belirtti. Böylece Shakespeare’e yoğun ilgi göstermeye başladı ve yıllarını verdiği Faust efsanesini yazmaya başladı. “Hem yaratılan imajların zenginliği hem de her birine en uygun üslubun seçilmesindeki dil ustalığı, Faust’u dünya edebiyatının şaheserleri arasına katan önemli özellikleridir. Goethe, bu eserinde kullandığı vezin çeşitleri bakımından eşsizdir” (Ataç, 2005, s.177).</p> <p>...</p> İdris Öztürk ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/50 Cts, 19 Oca 2019 20:03:55 +0000 SAY ZERO TOLERANCE https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/51 <p>War is the top subject over other subjects; its name is beginning to be mentioned often on newspapers, books and on TV.</p> <p>Well, why did war become so widespread and why do people regard war as the first solution instead of searching for another solution like speech, or bilateral negotiations.</p> <p>This looks like breaking a door by force, which is not open for you. War is the huge construction (megastruction) that people built over the many massacred innocent peoples’ life to reach their aims and make their dreams come true.</p> <p>War is the struggle in which people fight with themselves. It is the human who crushed and being crushed shortly. When I heard this catchphrase on TV channels, it affected me so much.</p> <p>The reason people apply war is that war is the shortest and most effective way for countries to reach their aims. War is like a person&nbsp;&nbsp; leading&nbsp;&nbsp; a disturbance by going to the party although He is not invited or it is like to destroy the obstacle standing on your way when someone does not open the door. War is like a mass being far from the concepts such as Mercy, Humanity, and Freedom but one concept is used for both side. The side initiating the war and the Side being the victim of war. This concept is future.</p> <p>The future in which Dreams collapsed and the future in which Dreams began to developed.</p> <p>When we say home, we can simulate home as Middle East countries where Victim of war is.</p> <p>Dramatically nearly more than eighty percent of these countries live their fate under the control of any other countries.</p> <p>They wake up by bombs falling on their homes. They cannot go out and stroll freely by spreading their arms. The poor infants learn the words like war, survive, and fate before the words like mother or father. They watch each other’s death painfully as lively.</p> <p>They are just like a gazelle trying to survive by escaping from the lion.</p> <p>They have already forget the phase like childhood or youth in their life.</p> <p>They live each day with a horror like one of their family member pass away</p> <p>The roles are changing in the countries man becomes woman and woman becomes man; we can see this example in the book of Deborah Ellis <em>Breadwinner</em>. I read the book at the age of 17. They fight with the decayed system restricting them inside their country.</p> <p>A few people living in these countries materialize their dreams but under the name of different flags and under the name of other nations in hard conditions.</p> <p>Countries such as Afghanistan, Syria, Pakistan, Senegal, Somali, Kirghizstan. In Balkans <a href="http://tureng.com/tr/turkce-ingilizce/bosnia-herzegovina">Bosnia-Herzegovina</a> <a href="http://tureng.com/tr/turkce-ingilizce/srebrenica%20genocide">where Srebrenica Genocide</a> occurred and numerous people are killed savagely and raped Azerbaijan. In Caucasus also where Khojaly massacre occured.</p> <p>In these countries mother and father bury their children before themselves maybe sometimes they are unable to find shroud for them and their name are not written on their gravestones.</p> <p>Their babies sleeping in cradles with all his or her innocence die with a stray bullet.</p> <p>Shortly, if you live in these countries you have to throw a towel for your dreams because your dreams become others’ fact. You watch people reaching their dreams behind the window. If you did not live these, at least show respect the people living in these calamities and show your hospitality to them because they are human like us because no one needs to live these calamities. Empathy is enough.</p> <p>For parents burying their children before themselves and deprive from many values and women being exposed to rape and violence say zero tolerance for war.</p> Muharrem Muzir ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/51 Cts, 19 Oca 2019 20:07:00 +0000 ÖLÜM VE YAŞAM, CENNET VE CEHENNEM https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/52 <p>Uzun zaman önce önemli olduğunu düşündüğüm alıntıları yazdığım bir defterimi buldum. Biraz önce okurken fark ettim ki yazdığım alıntıların büyük çoğunluğu hayata dair sorularla, ölümle, acıyla, hayatla ve sevgiyle alakalı. Zaten başka ne olabilirdi ki diye düşündüm sonra. Eski Mısır ve Antik Yunan'dan beri süregelen düalizmin hayatın en ücra köşelerine bile yerleşmiş olmasını oldukça ilgi çekici bulmuşumdur. Platon'un düalizmini daha spesifik olursam idealar teorisini ve mağara alegorisini ilk okuduğumda, sanırım henüz varoluşla ilgili bir bilincimin olmamasından kaynaklı, pek etkilenmemiştim. Gerçeğin, gerçekliğin, bizim gördüklerimizin ve bize görünenlerin aslında yüce ve iyi şeylerin birer yansıması olarak bu dünyada var olmasını düşünmek biraz umutsuz gelmişti bana. Hayatla ölümün, varlıkla yokluğun ardışık değil de iç içe geçmiş olması, ya da asıl gerçekliğin yaşadığımız dünyada ulaşılamaz olması pek adil değildi. Ama tekrar tekrar okuyup, farklı kaynaklar ekleyip, üzerine düşündüğümde gerçekten evrenin işleyişinin, varlığı ve hiçliği oluşturan zıtlıklarla dolu olduğuna ve aslında gerçekten bu dünyada doğrunun ulaşılacak bir şey olmadığına ikna oldum diyebilirim. Gerçekten de hayat, ölümü doğuruyor ve ölümle birlikte topraktan tekrar hayat ortaya çıkıyor. Mesela defterime eklediğim bir alıntıda Virginia Woolf ölümü şöyle tanımlamış; “Ölüm bir meydan okuyuştu. Ölüm, iletişim kurma çabasıydı, insanlar, nedense kendilerinden kaçan öze ulaşmanın olanaksızlığını hissediyorlardı; yakınlık uzağa düşüyordu daha az kendinden geçiyordu insan, yalnız kalıyordu. Ölüm bir kucaklaşmaydı.” Ölümün bu kadar hayatın içinde olması çok ironik değil midir? Ya da çoğumuzun asla ölümü düşünmeden salyangoz kabuğunda saklanır gibi yaşaması? Sokrates'in, Epiktetos'un ölümü karşıladıkları tavır geliyor aklıma, bir tamamlanış gibi, hatta varlığın tamamlanışı gibi, bizim “yok oluş” diye nitelediğimiz şey. Onların tavrına ulaşmanın imkânsızlığıyla birlikte Hakan Günday'ın “ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir?” sorusu hala bana daha yakın gelmektedir. Perspektifimizi daha az hüzünlü bir şeye çevirecek olursak, diğer bir alıntı; “The path to paradise, begins in hell” diyen Dante'nin <em>Cennet</em>'inden. Yani asıl güzel şeylerin en karanlık yerlerde oluşmaya başladığından bahseder, en azından benim anladığım bu. Ne ilginçtir ki Beatrice'e olan aşkını anlatmak için ölüm ötesini seçmiştir Dante. Hatta ilk kez cennetin ve cehennemin böylesine güçlü tasvirleri yapılmıştır o güne kadar. Bu yüzdendir ki eser zamanın ötesinde, Rönesans eserleri arasında sayılır, oysa onun cennete olan yolu Ortaçağda başlamıştır. Cennetten bu kadar bahsetmişken Gündüz Vassaf'ın <em>Cennetin Dibi</em>'nden bahsetmemek bana biraz haksızlık gibi göründü. Vassaf, günümüz totaliter dünyasını sarkastik bir dille yüzümüze çarparken bana hep Milton'ı hatırlatmıştır. Kitabı okurken kendinizi cehennemin dibindeymiş gibi hissetmeniz ironiktir. Tıpkı Milton'ın <em>Paradise Lost</em>'unda Tanrıya karşı şeytana hak vermeniz hatta sempati duymanız gibi. Alıntıma gelecek olursak; “Tarih boyunca neredeyse akla gelebilecek her konuda bölünüp taraf olduk birbirimize karşı. Tanrı insanları ırk ırk yarattı masalıyla, ırklar kapıştı; insan Tanrı'yı yarattı dinler kapıştı; daha iyi ok atabilmek için sağ memesini kesen Amazonlar erkeklerle.” İşte bu dünyada yaratılan cennet! En başta bahsettiğim gibi zıtlıkların esaretinden asla kurtulamadı insan.&nbsp; Ama yine de, yazımı bu sefer <em>Cehennem</em>'de Dante'ye eşlik eden Virgil'in bir alıntısıyla bitirmek isterim “Amor vincit omnia, et nos cedamus amori.” Yani; “Love conquers all things, so let us too surrender to love.” Oldukça ütopik veya absürt görünse de ben hala felsefeyle, edebiyatla ve en önemlisi sevgiyle yaşadığımız yerin biraz olsun güzelleşebileceğine inanıyorum.</p> Büşra Aslan ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/52 Cts, 19 Oca 2019 20:10:08 +0000 ACIYA ACIYLA GÖĞÜS GEREN, ACILARIN KELEBEĞİ FRIDA KAHLO! https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/53 <p>Diego’ya duyduğu büyük aşk ve tutku ile hayata dair acılarını ve paramparça olan bedenini büyük bir hazla resme döken, başındaki çiçeklerle zihnimizde çiçekli kadın imgesini oluşturan ve en önemlisi de çaresizliğin en büyük temsilcidir Frida Kahlo…</p> <p>Macar Yahudisi fotoğrafçı Wilhelm Kahlo ve Kızılderili asıllı Matilde Calderon Gonzales’in kızları <strong>"</strong><strong>Magdalena Carmen Frida Kahlo Calderon" </strong>6 Temmuz 1907 sabahı Meksika’da doğmuştur. Hayata gözlerini açmıştı fakat daha 6 yaşındayken çocuk felci kurbanı olmuştu. Frida’nın tek moral kaynağı ve destekçisi babasıydı. Böyle ciddi bir hastalığı da babası sayesinde sadece sağ bacağında bir incelme ile atlatmıştır. Fakat artık o ‘Tahta Bacak’ Frida’ydı. Bu hastalıktan dolayı uzun kıyafetler giymiş ve belki de bu yüzden bir erkek çocuğu gibi büyümüştür.</p> <p>...</p> Miray Nur Paçacıoğlu ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/53 Cts, 19 Oca 2019 20:13:15 +0000 BİR ÜLKE, BİR IRK, BİR UMUT https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/54 <p>İnsanlık tarihi geçmişten günümüze kadar, her zaman ırk ayrımına maruz kalmış ve kalmaktadır. Zaman, mekân, sahip olduğumuz bilgi, teknoloji ve eğitim seviyesi ne kadar gelişmiş olursa olsun, bu ayrımcılığın sona ermesi pek yakın görünmemektedir. Irkçı söylemlerin ve hareketlerin günümüz dünyasından çok daha yoğun olduğu bir dönemde yaşamış olan ve ırkçılığı bitirmek için verdiği mücadeleyle yaşadığı döneme damgasını vuran önemli isimlerden biri ABD’nin ünlü siyahi hukukçularından Thurgood Marshall’dır.</p> <p>Marshall 2 Temmuz 1908 tarihinde Baltimore’da doğdu. Büyükbabası bir köleydi. Bir kölenin torunu olarak dünyaya gelmek yaşamını oldukça etkiledi. Ancak her türlü konuda evladına olumlu telkinlerde bulunan bir babanın varlığıyla Marshall olumlu birçok işe imza attı. Bu bağlamda yaşamının mihenk taşlarından biri haline gelen babasının doğru yönlendirmeleriyle Marshall dikkatini hukuk konulu alanlara yöneltti.&nbsp; Marshall ilk olarak Lincoln Üniversitesi’nden, sonra da sınıf birincisi olarak Howard Üniversitesi Hukuk Bölümü’nden mezun oldu. Marshall avukat olduktan sonra da kendini ilerlemekten alıkoymadı ve ABD Yüksek Mahkemesinin ilk siyahi üyesi olmayı başardı. Aynı zamanda, Brown-Topeka Eğitim Kurulu Davası’nda avukat olarak ABD Yüksek Mahkemesi önünde başarılı bir savunma yaptı ve devlet okullarında ırk ayrımcılığının anayasaya aykırı olduğunu kabul ettirerek farkını ortaya koydu.</p> <p>1936’da, bağışlarla ayakta duran, davalarda siyahi insanlar için ücretsiz hizmet veren National Association For The Advancement of Colored People (NAACP) (Siyahi İnsanların Gelişmesi için Ulusal Birlik) isimli dernek için çalışmaya başladı. 1940’ta aynı dernekte hukuk bürosuna geçti. Marshall, çalıştığı süre boyunca her zaman ırklar arasındaki eşitliğe dikkat çekti ve her alanda eşitliğin sağlanması için çabaladı. Onun, ABD mahkemelerinde siyah-beyaz ayrımına karşı mücadele ettiği davaları kazanmasındaki en büyük etken, inatçı ve zeki bir kişiliğe sahip olmasıydı. Bu azim ve inancın sonucunda çıktığı 32 davanın 29’unu kazandı.</p> <p>...</p> Rojev Ağıt Sari ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/54 Cts, 19 Oca 2019 20:16:28 +0000 WHY SHOULD WE LEARN CULTURE? https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/55 <p>Culture is everything that peculiar to a society and transfer to next generations materially and morally. It has a sense and meaning that created by people and society along the history.</p> <p>It is very important and necessary teaching culture of English as a foreign language. Because culture has a very wide meaning. Cristina De Rossi an anthropologist at Barnet and Southgate College in London says that:</p> <p>"Culture encompasses religion, food, what we wear, how we wear it, our language, marriage, music, what we believe is right or wrong, how we sit at the table, how we greet visitors, how we behave with loved ones, and a million other things.’’</p> <p>While culture has so wide content, how teachers could ignore to teach it? Culture and language cannot be separated from each other. Every language has a new lifestyle and thinking style. Teaching a language is a culture transmission at the same time. Without understanding their lifestyle, just by learning their rules of language we do not have a good brilliant command of a language.</p> <p>This British Culture Class contributed my understanding of English language much better. I did not have such a class before and to know a culture helped me to understand some issues much better. When I was at high school, I read and watched Pride and Prejudice of Jane Austen. It was one of my favourites. After a class I watched and read it again, this time I should admit that it was more meaningful because at that time I did not have any idea about eighteenth and nineteenth century of England. Without culture, I just read it maybe that times it was enough for me that I saw but now I can understand events, situations, attitudes of characters and society much better. Now at least, I have an idea about that term of another country that is amazing.</p> <p>To deliver our message, our emotions and feelings correctly, we should learn socio – cultural structure of the target language. Because every language has a spirit peculiar to itself. For example our language in daily life we use so different gesture and facial expressions and they have a meaning, except us who can understand us? Every culture has such sign language and it is a part of that society, of that culture.</p> <p>We cannot have a proper connection without culture .Every language has its proverbs, idioms, figurative expressions. They are the cultural and linguistic richness of a language. If we do not learn an idiom and try to express it with our own words, it causes lack of expression.</p> <p>New generations do not care about culture as the time pasts, special days, religious festivals, our values special to our culture such as hospitality and respect to old people etc. To learn a new culture gave me a chance to compare some things between two languages. It provided me to understand the values of my own culture better. Their culture is very different from our culture for example their beliefs, lifestyle, table manners, education system etc. respect to these differences is the most important thing. If you say none of my business, it will be a loss of you.</p> <p>As the future English teachers, we are going to be more conscious about importance of culture and we will not ignore it. This is not for just class; they should learn how enjoyable acculturation is. They should enjoy while they are learning, they should not see it as a must. Discovering new things, knowing the elements of different cultures is a privilege of our class.</p> <p>It is a wrong to think that culture is not necessary while teaching a foreign language at schools. Because they will have information about the lifestyle of target culture .They will have information about how social class, sex, and social standing effect the attitudes and speaking of people of target language.</p> <p>They will learn to compare similarities and differences of their own language and target language.</p> <p>As the future English teachers we should try to make a sensation of our students .We can use posters , maps , tables , real objects , audio visual aids in addition to them internet, newspaper, magazines, television, films, and music to increase their motivation and eagerness to foreign language.</p> Tuğba Aldomaç ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/55 Cts, 19 Oca 2019 20:18:58 +0000 POSTMODERNİTE: DİLDE SINIRIN SINIRSIZLIĞI https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/56 <p>Günümüzde “Postmodernizm nedir?” sorusuna tek bir cevap verebilmek pek mümkün değildir. Genellikle ‘Modernizm’ sonrası olarak tanımlanabilir ve tarihsel olarak 2. Dünya savaşından sonra belirmeye başlamış olsa da, aslen 20.yy’da kendisini göstermeye fırsat bulmuş bir akımdır. Aslında Postmoderniteyi &nbsp;gelenekselliği reddeden, hakikat dediğimiz şeyin evrensel olmadığını kabul eden ve kesin çizgileri yok sayan bir yaklaşım olarak tanımlayabiliriz çünkü&nbsp; postmodern düşünce dünya savaşlarının insanlar üzerinde bırakmış olduğu karmaşa halini; ironiler,&nbsp; parodiler, kara mizah, aliterasyonlar ve kurgu içerisinde kurgular üzerinden gösterir. Bu bağlamda da “<em>Metafiction</em>” (<em>üstkurgu</em>) dediğimiz kavram ortaya çıkar. Normal diye bildiğimiz şeylerin aksine, <em>Üstkurgu</em>’da &nbsp;alışılmamışlık söz konusudur. Ancak bu bizi salt karşı çıkış yanılgısına düşürmesin. Aslında her şeyin mümkün olabileceğini anlatmaya çalışan bir karmaşa halidir. Bu karmaşa ilk başlarda Skolastik düşüncede kilise otoritesinin yıkımından “Tanrı’nın Ölümü”ne &nbsp;kadar varır. Hatta Roland Barthes’ın da değindiği ”Eseri yazar mı oluşturur yoksa okuyucu mu?” konusu da yine bir kesinlik olgusunu zedelemiş olur. Bir diğer taraftan hızla değişen dünya insanlardaki gerçeklik algısını değiştirdiği ve zedelediği için bu kaçınılmaz olarak tarih olgusunu da etkilemiştir. Anlatının içine birden fazla disiplinler girerken, tarih bilinci de bunun bir parçası olarak kullanılmıştır. Söz konusu edebi eserler, tarih kavramını tartışmaya açmanın yanında tarihe farklı açılardan da bakmışlar ve somut gerçeklere bir nevi atıfta bulunarak birden fazla öykü türetmeyi başarmışlardır.</p> <p>...</p> Merve Demir ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/56 Cts, 19 Oca 2019 20:22:28 +0000 INEQUALITY BETWEEN MEN AND WOMEN IN VICTORIAN PERIOD https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/57 <p>19th century also known as the Victorian period. In this era, many writers were graved their names to the Britain’s history.</p> <p>Novels of this period represents Britain’s both good and bad sides. In the novels, subjects of social status differences, marriage, and pressure to women of the patriarchal society are discussed. In this period, Jane Austen, Thomas Hardy and Charlotte Bronte are one of the important writers. Their important works are respectively; Emma, Tess and Jane Eyre. Jane Austen wrote “Emma” in 1815. Thomas Hardy wrote “Tess” in 1891. Charlotte Bronte wrote “Jane Eyre” in 1847. They discuss and criticise including the Victorian period subjects in these novels. Thomas Hardy had realist attitude and understated manner of telling. Lastly, Charlotte Bronte had a gothic and complex writing style. She created characters who reflect of herself. Actually, Austen and Hardy reflect themselves and the society like Bronte. This situation is inevitable for every writer.</p> <p>So, how can examine in point of feminism this situation? For doing this, one has to know the characteristics of that age which plays a big role.</p> <p>Victoria, who kept leading her monarchy the longest, had brought revolution to Britain. Especially, with the Industrial Revolution, social class discrimination showed up. Rich people became richer, and the poor people became poorer. Most people became furious because of this and tried to gain the "gentlemen title" which was the most important term in that era. Moreover, many children became thieves and worker because of the poverty. These things affected the writers pretty much. Charles Dickens is the biggest example of that. He mentions about these events in his works such as Oliver Twist and Great Expectations. Just as Hardy mentions about middle and upper classes in Tess. Another example is Bronte associates the strict distinction between the classes with her experiences and she reflects to the readers. Moreover, Austen mentions about money and society's forces on the marriage. She was affected by influence of Realism and Romanticism in this period. She reflects this situation in her book Emma.</p> <p>...</p> Çağla Ünlü ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/57 Cts, 19 Oca 2019 20:25:07 +0000 HUMAN RIGHTS, EQUALITY AND FREEDOM IN LORD OF THE FLIES https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/58 <p>The issue of human rights, equality and freedom has begun when people started with the idea of having property. It goes back far to cavemen who were the first ones with the title owner of something; cave, farms, animals etc. But at that time they had no idea what being an owner means. Even at this moment; the era we are living in, all people are so crazy about owning something. It was okay until we went mad and thought that we could own other people and we created superiority, slavery, subalternity. As Indian Philosopher Gayatri Spivak says in her article “Can subaltern speak?” there is the difference between people; some declares themselves as masters and don’t let subalterns speak for their own sake. This goes against democracy because the idea of democracy stands for having equal rights and having the same quality of life standards. But there are some people who think they are more equal than others, like in the book Animal Farm by George Orwell who claims that some animals like pigs think they are superior to others so they must be more equal in the society, which is the exactly violation of democracy or as we call it showing favor. And these people believe they can run the democracy on their own and can ‘have’ the rest of the world. In literature there are so many examples about these natural rights of human beings but I’m going to tell you the best book about it in my opinion, Lord of The Flies by William Golding. Because this book shows what owning something means in society and what’s the effect of it to equality and human rights when we look at this idea through conch in the book.</p> <p>...</p> Umut Barutlu ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/58 Cts, 19 Oca 2019 20:28:21 +0000 REPRESIVE STATE APPARATUSES AND IDEOLOGICAL STATE APPARATUSES IN “1984” WITH THE VIEW POINT OF MARXISM https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/60 <p>Karl Marx, a German philosopher, Friedrich Engels, a German sociologist, were the joint founders of the school of thoughts. They themselves called their economic theories ‘’Communism’’ rather than Marxism, designating their belief in the state ownership. Marx and Engels announced the advent of Communism in their jointly – written <em>Communist Manifesto of 1848</em>. Communism is a social, political and economic ideology and movement whose ultimate goal is the establishment of the communist society, which is a socioeconomic order structured upon the common ownership of the means of production and the absence of social classes, money and state.&nbsp; Socialism is a variety of social and economic systems characterized by social ownership and democratic control of the means of production. Capitalism is an economic system based on private ownership of the means of production and the pursuit of profits by private owners through the creation of goods and services.</p> Tuğçe Özcan ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/60 Cts, 19 Oca 2019 20:34:50 +0000 POPÜLER KÜLTÜR TESİRİNDE EDEBİYAT https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/61 <p>Toplumda birçok kişiden iyi bir okuyucu olduklarını ve çok kitap okuduklarını duyabiliriz. Ancak çok kitap okuyan kişilere, edebiyatın o kişiler tarafından sevildiği anlamı yüklemek çok doğru olmayabilir. Genel bir perspektif çerçevesinde ne okuduğumuzu hiç düşündünüz mü? Toplumun bize yansıtmış olduğu reklamlar mı belirliyor okuduğumuzu yoksa bizler ayrım gözetmeksizin her eseri aynı hevesle okuyor muyuz?</p> <p>Popüler kültür, geçmişten günümüze hemen her dönemde karşımıza değişik şekillerde çıkmıştır. Bu durumun bir parçası olarak edebiyat da popüler kültürden etkilenmiştir ve etkilenmeye de devam etmektedir. Bu etkileniş kimi eserlerin lehine olmuş olsa dahi bazı eserlerin de hak ettiği değeri görmemesini beraberinde getirmiştir. Sabahattin Ali’nin adı geçtiğinde akıllarda ilk canlanan eser Kürk Mantolu Madonna’dır. Hatta hemen hemen birçok kişi Sabahattin Ali’nin ismini belki bu eser vasıtasıyla duymuştur. Diğer bir örneği Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar isimli eserinden de verebiliriz. Yahut Türk edebiyatı dışına çıkarsak Antoine de Saint-Exupéry tarafından 1943 yılında yayımlanmış olan Küçük Prens isimli çocuk masalı da bu örnekleri çoğaltmamıza yardımcı olur. Ancak bu değerli yazarların okumaya değer eserleri bunlarla sınırlı değildir elbette. Sabahattin Ali ismi geçtiğinde İçimizdeki Şeytan, Kuyucaklı Yusuf, Yeni Dünya gibi eserler hakkında yorum yapamıyor ya da bu eserlerin yanında Sabahattin Ali’nin aynı zamanda bir şair olduğunu anımsayamıyorsak bu noktada edebi noksanlığımız devreye giriyor demektir.</p> <p>Diğer örneklerden gitmek gerekirse Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken, Tehlikeli Oyunlar isimli eserleri de muhakkak belirli bir zümre tarafından bilinen ancak Tutunamayanlar kadar “popüler” sayılamayan eserlerindendir. Elbette bunun büyük nedenlerinden biri, eserin UNESCO tarafından 20. Yüzyıl Türk Edebiyatı’nın en seçkin eseri kabul edilmiş olmasıdır. Ancak günümüz doğrultusunda bakıldığında diğer önemli nedeni ise televizyonlarda yayınlanan Leyla ile Mecnun isimli dizide karakterlerden birisinin sevdiğine bu kitabı okuması olmuştur.</p> <p>Peki ya Küçük Prens’in kaç yılında yayımlandığını hiç merak etmiş miydiniz? Tam tamına 75 yıl önce bir masal kitabı olarak yayımlanmış olan eser günümüzde çocuklardan ziyade yetişkinlerin başucunda yerini aldı bile. Gitmiş olduğunuz birçok kitapçıda Küçük Prensli defter, çanta ya da kalemlik bulabilirsiniz. Hatta dikkatli bir gözlemle bu örneklerin arttığını da görebilirsiniz. Aslına bakarsanız direkt olarak bunların edebiyatımızı olumsuz etkilediğini savunmak bizleri büyük bir yanılgıya itebilir. Okuma yazma oranının ne yazık ki düşük olması sebebiyle ister popüler kültür vasıtasıyla ister de bir rastlantı sonucu ya da bilinçli şekilde okumak her zaman bireyi ileri taşır. Okumak nereden gelirse gelsin okumaktır. Ne okuduğumuzun, neden okuduğumuzun ve hangi vasıtayla okuduğumuzun bir yere kadar değeri vardır. Sonunda okunmuş olan her şey bireyi eskiye nazaran ileri taşır. Okumanın tarzı, tipi, modası, güzelliği yoktur. Okumak okumaktır.</p> <p>Keşke toplum olarak yalnızca reklamları yapılmış, birçok kişinin dillerinden düşürmediği eserleri değil de ayrım gözetmeksizin her yazılanı okumak istesek.</p> <p>Gündemi, yalnızca popüler kültürün belirlemediği ve okuduğumuz hiçbir eserin bize yetmemesi dileğiyle.</p> Sena Kayadelen ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/61 Cts, 19 Oca 2019 21:51:16 +0000 THE REBEL AGAINST THE DIVINE CREATOR: ERLIK AND VICTOR FRANKENSTEIN https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/62 <p>For centuries man has found himself by the river of immense questioning, which runs down into the deep oceans. These questionings have caused discontent in him with the surroundings. Man feels so captivated by the surroundings where he lives that he desires to break free from the boundaries. In spite of the fact that there is a huge span of time in between the ancient and the modern man, the innate desires of man have never changed and led him to rebel against the authority. This is evident in some literary productions emerged in totally different cultures and in totally detached surroundings. For example, Frankenstein, which emerged in the Northwest of the Old World in the 19th century and the Epic of Creation of Turkish mythology in Altai-Yakut times surprisingly have many common aspects. The aim of this paper is to show the similarities between the two nations that are very different in culture and very much detached in space and time. The comparison between the two narratives is revealing in terms of explaining the true human nature.&nbsp; Implicitly, there are seven steps we are going to handle. The concept of the big creator, examining challenge or revolt against the authority and desire of becoming a creator, analysing of take advantage of nature, creature's destinies, studying creature’s revolt against a created creator, and lastly the punishments of creators by the eternal God creator of all.</p> <p>...</p> Miray Turaç ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/62 Cts, 19 Oca 2019 21:54:32 +0000 A WINDFARER https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/6 <p>A raven in the night, faring away,</p> <p>Floating against the wind, towards the mily way</p> <p>Black he is, darker than the clouds in the night</p> <p>Diving through his madness with all his might.</p> <p>Oh raven, the lonely raven! Your sun is no more</p> <p>Fare away, fare elsewhere! Where beasts still sing merrily,</p> <p>Here you are fading away far away from your shore.</p> <p>With the warmth, you will find your kin dancing gaily!</p> <p>He dove away deep in the wilderness, he is no more.</p> <p>The wind here soughs his story, like a voiceless Troubadour.</p> Aygün Can Cengiz ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/6 Prş, 17 Oca 2019 09:54:01 +0000 YİRMİ BİRİMDEYKEN https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/9 <p>Yirmi birimdeyken</p> <p>İşittim bilgenin söylediklerini;</p> <p>‘Ver; tacını, kuruşunu, gineni ,</p> <p>Atma kalbini uzağa asla,</p> <p>İncileri ve yakutları ver,</p> <p>Sende kalsın özgür düşün.’</p> <p>Ama ben yirmi birimdeyken,</p> <p>Kimseyle konuşmadım.</p> <p>Ben yirmi birimdeyken,</p> <p>Tekrar onu işittim;</p> <p>‘göğsün yoksun kalbinden</p> <p>Verdiklerin değil beyhude</p> <p>Ödendi bu iç çekişlerinle,</p> <p>Ve sonsuz pişmanlık için satıldı.’</p> <p>Ve şimdi yirmi ikideyim.</p> <p>Ah, evet işte tüm gerçek bu.</p> Ayşe Hicran Barışkan ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/9 Prş, 17 Oca 2019 10:09:21 +0000 KADINLARIN İHTİŞAMI https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/10 <p>Kahraman olduğumuzda seversiniz, ayrılıp yurttan,</p> <p>Ya da önemli bir yerde yaralandığımızda.</p> <p>Taparsınız süse, anarsınız ki</p> <p>Ödenir savaşın rezilliği mertlikle.</p> <p>Kalıplara sokarsınız bizi, dinlersiniz keyifle,</p> <p>Hikâyesini pisliğin ve aşırı heyecanlı tehlikenin.</p> <p>Savaşırken biz uzaktan ödüllendirirsiniz şevkle</p> <p>Ve yâd edersiniz öldüğümüzde anılarımızı matemle.</p> <p>İnanamazsınız İngiliz askerlerinin ‘çekildiğine’</p> <p>Cehennemin son korkunçluğu onları yok ettiğine ve onların kaçtığına</p> <p>Korkunç cesetleri çiğneyerek körleşerek kanla.</p> <p>O Alman anne hayal kurar şöminenin önünde,</p> <p>Oğluna göndereceği çorapları örüyorken</p> <p>Savaşırken biz uzaktan ödüllendirirsiniz şevkle,</p> <p>Oğlunun yüzünü çamuru en derinlikleri örterken.</p> Ayşe Hicran Barışkan ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/10 Prş, 17 Oca 2019 10:13:31 +0000 WHAT I WISH IN VAIN https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/13 <p>No word is enough to describe my woe</p> <p>No answer is able to give me response</p> <p>With desperation I try to endure difficulties</p> <p>Pursuit of happiness gives power to continue the life</p> <p>Oh death, how piteous the life has an end</p> <p>For your family, for your beloved</p> <p>I wish of being a careless creature</p> <p>Never sad, never drowning an eye</p> <p>I wish stopping the fate, destiny who catches the souls</p> <p>I wish stopping on the roof the crying owls</p> <p>But impossible, so prayers I say</p> Beyza Nur Kılınçarslan ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/13 Prş, 17 Oca 2019 10:26:40 +0000 BREAK TONS https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/15 <p>Life is like a poem</p> <p>In which side when it is looked</p> <p>It has different meanings</p> <p>Not good side or bad side</p> <p>It always has break tons</p> <p>That is why; when you take a decision, it is upside down</p> <p>Because you cannot live just in the summer</p> <p>You have to live in the winter</p> <p>But the only good thing is the hope that spring can be seen</p> Tuba Savaş ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/15 Prş, 17 Oca 2019 21:49:22 +0000 INNOCENT BLOODS https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/18 <p>The rhythmic sadness of autumn</p> <p>Is heard with the cry of its enchanted rains</p> <p>The earth confesses his sins to</p> <p>The heavens which are deeply shaken by the God of Hell</p> <p>The tiger opens his eyes with desirable flames then</p> <p>The sheep shouts and struggles to escape</p> <p>The winter closes her bosom then hides the shiny rosebud</p> <p>You, young priest</p> <p>Scream, and then tell no more of innocent bloods</p> <p>A new born flower has just woken up from her sleep</p> <p>The roses start to flirt with the trees thus</p> <p>Their holy fragrance surrounds the air</p> <p>A cat plays with the old daisy and</p> <p>In a room the grey walls lit with black candles</p> <p>Outside; many human with their monstrous toys</p> <p>Kill the flowers, trees, holiness for the stone cold building</p> <p>They say Nature is sacrificed for their desires</p> <p>You, young priest</p> <p>Scream, and then tell no more of innocent bloods</p> <p>At the end of the time reds are mixed with greens</p> <p>And whites with blacks</p> <p>Moon replaces its place with the sun then</p> <p>Oceans become endless blue air</p> <p>Stars lose their light thus</p> <p>Planets fall in love and universe fades</p> <p>You, young priest</p> <p>Scream, and then tell no more of innocent bloods.</p> Çağla Sonyürek ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/18 Prş, 17 Oca 2019 22:02:29 +0000 DÜNYANIN EN GÜZEL SESİ https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/20 <p>Sessiz bir gecenin son ışıkları</p> <p>Henüz sesim ezgi tutmamış</p> <p>Şair de bıkmamışken yazmaktan</p> <p>Kırmızı bir damla akıtmak istiyorum kalemimden.</p> <p>Çarpıp gidilen kapıların ardında kalan hüzün</p> <p>Sevdayı nakış nakış işleyen aşıklar</p> <p>Toprağı karış karış gezen seyyhalar</p> <p>Hayatı ilim ilim okuyan alimler de</p> <p>Bu gecenin misafirleri.</p> <p>Dile gelir ay ve yıldızlar</p> <p>Şimal yıldızı da dile gelir</p> <p>Parladıkça dehşeti</p> <p>Söndükçe vahşeti görülür</p> <p>Mavisi siyaha çalan gökyüzünde.</p> <p>Denize öfkesini kusar berduş,</p> <p>Bir baba, ocağında yarınki evlatlarını düşünür</p> <p>Bugünü anne avuçlamıştır, şükür.</p> <p>Biri toprağını öper dünyaya gitmek için gelenin</p> <p>Gelenin de gideceği bellidir ya, Âdemoğluyuz…</p> <p>Kim rüyasında geçmişini döver,</p> <p>Ya kim geleceğine fütursuzca söver.</p> <p>Son bir şarkı duyarsın kulaklarına çarpan meltem esintisinde</p> <p>Saat dördün berrak suları</p> <p>Seherde ötmeye başlayan cümle kuşlar</p> <p>Ve şimdi mavisi beyaza çalan gökyüzünde</p> <p>Bu gecenin kinine, gaflet ve kirine</p> <p>Mil çekme zamanı.</p> <p>Uyanın gözler, uyanın bu sese</p> <p>Uyanın ki bize hulle biçecekler.</p> Beyza Demirhan ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/20 Prş, 17 Oca 2019 22:15:00 +0000 NEDİR AŞK? https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/24 <p><span class="fontstyle0">Damla damla akmak mıdır,<br>Yoksa taş kesilmek midir aşk?<br>Her istediğine koşmak mıdır?<br>Hiç bitmez mi bu telaş?<br>Gözlerinde kaybolmak mı?<br>Yoksa el ele olmak mıdır?<br>Şehrin yolunu kaybedince,<br>Beraber bulmak mıdır aşk?<br>Hissetmek midir ellerini,<br>Adeta parmak izlerini,<br>Varlığınla yok olmak mı?<br>Ya da ağırlaşıp düşmek midir aşk?<br>Yitirmek midir aklımı, düşünme yetimi?<br>Kaybetmek midir ayaklarımın ritmini?<br>Bir kadının ellerinde,<br>Ne yaman çelişkidir aşk.</span> </p> Muhammet Mirac Ceylan ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/24 Prş, 17 Oca 2019 22:42:07 +0000 HUZURUM https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/27 <p>Dünümü güzelleştir sevgili!<br> Günümü aydınlat!<br> Yüreğinin ışığı yüreğime vursun.<br> Geçmiş bize selam dursun<br> Yanıma gel belki unutursun<br> Çektiğin çilelerin,cefaların<br> Ağır yükünü ben taşırım sevgili!<br> Ben seni anlarım<br> Bir gülümseme,bir tebessüm<br> Sana bakmama tek sebeptir<br> Bırak parayı pulu<br> Zenginliği fakirliği<br> Kalbini kalbime koy&nbsp;<br> En büyük servetimiz onlar olsun<br> Bırak bana kendini korkma!<br> Havadaki kuşlar kadar özgür<br> Dalgalar gibi sakin<br> tıpkı türk filmlerindeki gibi<br> Huzur dolar için<br> Sana zarar gelmez ne yüreğimden<br> Ne de insanlığımdan<br> Seni sana ben söylerim belki sevgili<br> Bir şarkı gibi hüzünlü mü yoksa neşeli mi<br> Sen karar ver<br> Bana düşen yüreğine dokunmaktı<br> Ağzın kapalıdır,dilin tutulmuştur,gözlerin başka yere bakar,Kelimelerin anlamını yitirir<br> Sadece gönlün hisseder<br> Lakin;bu yürek<br> sana ağız<br> Sana dil&nbsp;<br> Sana kelime<br> Sana anlam olur<br> Gönlüm hep açıktır sana sevgili!<br> Arkamda bırakıyorum<br> Ne yaşadıysam<br> Seninle yaşamaya geliyorum&nbsp;<br> Belki en güzelini&nbsp;<br> Belki en farklısını<br> Kaçma,koşma,ürkme&nbsp;<br> Seni bekliyorum merak etme<br> Yolun başı mutluluktur<br> Yolun sonu huzur belki&nbsp;<br> En baştan çıkarız bu yola<br> Sen benim rehberim<br> Ben senin pusulan<br> Güneşe gideriz beraber<br> Bazen de uzak diyarlara<br> Yanımda ol demiyorum sevgili<br> Huzurumda ol<br> Uzağımda ol ara sıra ki<br> Özleyeyim,gördüğümde<br> Havalara uçayım<br> O Kuşlar kıskansın bizi<br> Mutluluğumuz beraber olsun sevgili!</p> Mertcan Yüksel ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/27 Prş, 17 Oca 2019 22:58:18 +0000 RHYME OF CONFUSION https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/31 <p><span class="fontstyle0">I am drifting aware<br>To a situation don’t know end up where<br>Being constantly pulled from reality<br>Lost, lost and sucked into infirmity<br>Ceaseless hurricane of thoughts<br>Every time interrogating my whereabouts<br>Wrongs and sins play deadly with passion<br>I am at a constant war with compassion<br>My throat is knitted full of dilemma<br>My brain's eating my heart in this incessant drama!<br>Days of yore iterate to ear the ultimate end<br>Need to find a way from my absolute descent!<br>This prophet crawls and hurls at fate<br>This comet brawls and whirls at gate<br>This dread drawls and unfurls with hate<br>Deceive at false amends, at dawn I eliminate!</span> </p> Cemal Can Özmumcu ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/31 Cts, 19 Oca 2019 18:47:59 +0000 RECKONING https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/37 <p><span class="fontstyle0">Some name it “prognostication,”<br>Others call it “will” with self-deception.<br>But fools’ pure minds<br>Are veiled by cunning “wise.”<br>If one desires to be fool,<br>It is one’s self to act cruel.<br>The souls of the fool minds,<br>Shall burn as the life’s wheel winds!<br>If one desires to be “wise,”<br>It is the Author to antagonize.<br>Their fate will be cut short,<br>As they cannot search for a last resort.<br>One cannot tell when the reckoning come,<br>How one shall pay in the final sum.</span> </p> Ergin Seza ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/37 Cts, 19 Oca 2019 19:08:07 +0000 NASIL? https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/42 <p><span class="fontstyle0">Duştayken suyun altında dakikalarca durup,<br>Sonra oturup ağladığım ruh halini,<br>Sen yağmurda umursamaz bir şekilde gezerken,<br>Bunu sana nasıl anlatayım?<br>Ben o bankta,<br>Saatlerce incelediğim ağacın dalında,<br>Kendimi astım.<br>Sen baktığında ağaçta kedi gördüğünde,<br>Bunu sana nasıl anlatayım?<br>Güneşli günde odandaki perdeleri aralarken sen,<br>Ben o zifiri karanlığa kendimi gömdüm.<br>Sana neden “perdeleri kapat” dediğimi,<br>Nasıl anlatayım?<br>Ben adım adım yürürken uçuruma,<br>Senin koşarak beni tuttuğunda,<br>Neden sendelediğimi sana…<br>Nasıl anlatayım?<br>Sen kollarına teker teker bileklikler dizdiğinde,<br>Senin için biriktirdiğim cümlelerin tek tek boğazıma dizilişini;<br>Ben her şeyin sonunu bir intihar görürken,<br>Senin başkasına yandığını izleyişimi<br>Nasıl?<br>Nasılsın?</span> </p> İlay Çelik ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/42 Cts, 19 Oca 2019 19:25:27 +0000 BLUE WOMB OF THE OCEAN https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/44 <p><span class="fontstyle0">Smouldering of a pearl<br>In a mellifluous shell of oyster<br>Inundated with the pattern of tides<br>Makes me wonder how deep<br>Was the abyss<br>Of your chaotic passage's rites<br>How many times you sloped up<br>From the deepest desires of th'infinite blue<br>To the ephemeral motions of the tides<br>Surrounded by the clammy dew?<br>Was it so long before<br>You found a chokepoint to breathe<br>Through the wings of your shell,<br>When you stuck in your very point<br>To choke on the surface of your deepest breadth?<br>You, not entirely awake<br>Beyond the reflection of your candle<br>Under the flaring lake<br>Are beaming and calling me<br>To the edge of our pattern-free tides<br>To make everymoon jealous of us.<br>Unbendingly pure you are,<br>What a pleasure to be cognizant of<br>Who you are.</span> </p> Lamia Berki ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/44 Cts, 19 Oca 2019 19:34:42 +0000 IMAGE IN THE MIRROR https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/59 <p><span class="fontstyle0">It's like a pale blanket with purple rings,<br>As if the death's shadow compiles upon it,<br>It floats and roams airily in the bathroom.<br>Hot water couldn't help<br>nor the waves of blue tap.<br>Warm streams try to revive it,<br>Yet its hands are thrown out of a coffin.<br>Its eyes, the blackness in them absorbs the light.<br>Everything turns into a void<br>and they crumble into pieces<br>during a vain fight.<br>The image is alive, yet it thinks itself dead.<br>Dead and pure,<br>Dead and fresh.<br>It shrieks a voiceless dread.<br>All of a sudden,<br>Dying of the evening is filled with red.</span> </p> Damla Malgir ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/59 Cts, 19 Oca 2019 20:30:41 +0000 WAR CRY OF ACHILLES https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/63 <p><span class="fontstyle0">Indeed, I have seen the face<br>the face that launched a thousand ships.<br>It was the face that we dreamed of<br>when we were burning our childhood<br>friends on the pyre. When we lost sleep<br>over the sound of our comrades crying for help<br>or death, lying in their own pus and blood.<br>But hers wasn’t the face we saw<br>when our wounds needed bandaging.<br>Hers did not encourage us with kindness<br>nor calm us. Her face did not draw<br>the eyes of our fiercest warrior wherever it went.<br>Beautiful Helen’s face may have started the war,<br>but it was kind Patroclus’s face that ended the war.</span> </p> Özge Özbey ##submission.copyrightStatement## https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/63 Cts, 19 Oca 2019 21:58:28 +0000 ORISON TO DALIA https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/64 <p><span class="fontstyle0">Should I tip my hat humbly<br>As the time leaves me behind<br>Like a train skipping a stop<br>Saluting you with the confusion it derives<br>Solely from its unfitting presence<br>Should I tip my hat humblr<br>With a withering smile on my face<br>When all the passed days smirk at me,<br>An expression that I read as blasphemous and vile,<br>The unholiness of it leaves me guilty<br>Should I tip my hat humbly<br>Wooed by the repressive obedience<br>That bounds my wrists severely<br>In blatant persistence, forcing me to be mundane<br>When my heart burns with righteous resistance<br>Should I tip my hat humbly<br>Though flocks of sorrow besiege me<br>Empowering my whole being with sins<br>That were too hard for me to resist<br>Challenging my fragile perversity<br>Should I tip my hat humbly<br>To the stilled image of Giltinė<br>Through my window that shows a finale<br>How come life is all used up so suddenly<br>And I am only expected to be happy</span> </p> Gülcan Irmak Aslanoğlu ##submission.copyrightStatement## http://creativecommons.org/licenses/by-nc-nd/4.0 https://dergi.ingilizedebiyati.net/cuidek/article/view/64 Cts, 19 Oca 2019 00:00:00 +0000